"Birisi, icad ve vücud ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri, tahrib, adem, şer, nefy, infial cihetidir." İnsandaki iki cihetin izahını yapar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İcad; var etmek, vücûd ise varlık demektir. Yakın mâna taşırlar; yazmak ile yazı gibi. Birincinin zıddı “yok etmek, tahrip etmek”, ikincinin zıddı ise “adem” yâni yokluktur.

Vücûd ile hayır arasında da yakın alâka vardır, Üstad Hazretleri “vücûdun hayr-ı mahz, ademin ise şerr-i mahz” olduğunu beyan ediyor. Hayrın zıddı şerdir.

Müsbet, “ispat edilmiş, ortaya konulmuş, yapılmış” mânâsına gelir; zıddı menfidir, nefiydir.

Nefiy, sürgün etmek, uzaklaştırmak demektir. Boş bir arsada bir bina yaptığımızda ortaya bir eser çıkar; kendini gösterir, ispat eder. Buna göre bina yapmak müsbet bir iştir. Mevcut bir evi yıktığımızda, onu varlık sahasından sürmüş, ortadan kaldırmış oluruz. Bu ise menfi bir harekettir.

Fiil, iş demektir, infial ise “fiili kabul etmek, kendisinde bir işin yapılmasına müsait olmak” mânâsına gelir. Meselâ, yazı yazmak bir fiildir. Bu fiili suda icra edemeyiz, yani suya yazı yazamayız. Dolayısıyla su, yazı yazma fiilini kabul etmemiş olur. Ama bir kâğıda yazı yazarız, kâğıt, infial cihetiyle, kendisinde yazı yazılma fiilini kabul etmiş olur.

İnsanın fiil ciheti kendi gücü ve kuvvetiyle, şahsî ilmi ve maharetiyle bir şeyler ortaya koyması, bazı eserler yapmasıdır. İnfial ciheti ise onun İlâhî fiillerin icra edilmesine müsait olmasıdır. Meselâ, rızıklandırmak bir İlâhî fiildir. İnsan bu fiili kabul eder, yani onda bu iş icra edilir. Ama bir taş rızıklanmayı kabul etmez, rızka muhtaç olmadığı için rızıklanması da söz konusu olmaz. İşte infial cihetiyle insan taştan daha ileri gitmiştir.

İnsanda tecelli eden bütün fiilî isimler insanın infial cihetini ifade eder. Tasvir fiiliyle sûret kazanmış, tezyin fiiliyle bezenmiş, ihya fiiliyle hayata kavuşmuş, imate fiiliyle ölümü tatmıştır. Böylece insanda Musavvir, Müzeyyin, Muhyi, Mümit isimleri tecelli etmiştir.

İnsan bu yönüyle çok zengindir, zira mahlûkat içerisinde İlâhî isimlere en büyük ve en câmi ayna insandır.

İnsanın fiil ve infial cihetlerini Üstadın şu hârika misâli ile daha iyi anlıyoruz:

“Şeffaf parlak bir zerrecik, bizzat kendi başıyla kalsa bir kibrit başı kadar bir nur içinde yerleşmez. Fakat o zerrecik, güneşe intisab edip ona karşı gözünü açıp baksa; o vakit o koca güneşi ziyasıyla, elvan-ı seb’asıyla, hararetiyle hattâ mesafesiyle içine alabilir.” (1)

Burada bir fiil, bir de infial ciheti var. Fiil ciheti, aynanın kendiliğinden parlaması ve ışık saçması. Bu cihetle ayna, ışığın ve parıltının zerresine bile sahip değildir. Ama infial yani fiili kabul etme cihetiyle güneşin ışığını içine alabilmekte, onunla parlamakta, onunla güzelleşmektedir. Bu ayna şuurlu olsa, kendisindeki bu güzelliğin, bu kemalin hep güneşten geldiğini ilân eder ve nefsini değil güneşi metheder. Yoksa o ışığı ve parlaklığı kendine mâl ederek gururlansa, manen çok aşağılara düşer ve akşamın gelmesiyle de karanlıklar içinde perişan olur.

Dikkatimizi çeken bir başka nokta: “Mesafesiyle içine alma.”

Aynanın kalınlığı birkaç milimetre olduğu halde, kendini güneşe karşı tuttuğu anda, bir derinlik kazanıyor ve yüz elli milyon kilometrelik bir mesafeyi içine alabiliyor. Şimdi bu ayna, “Ben yüz elli milyon kilometreyim.” dese gülünç hale düşer; zira onun kaç milimetre olduğu herkesin malûmudur. Onda teşekkül eden derinlik, infial cihetiyledir.

Ayna kendisini iki metre ilerideki bir duvara karşı tutsa, onda iki metrelik bir mesafe teşekkül eder. Yüz metre ötedeki bir dağa karşı tutsa, içindeki mesafe yüz metre olur.

Hepimiz o ayna gibiyiz. Aklımızı, kalbimizi, hayalimizi neye karşı tutsak, değerimiz de, derinliğimiz de, kıymetimiz de ona göre oluyor. Bu sırrı çok iyi bilen ve en ileri seviyede yakalayan büyük insanlar, kalplerini ancak Rablerine mahsus kılmışlar, akıllarıyla kâinattaki hikmetleri tefekkür etmişler ve hayallerini ebedî âleme çevirmişler, böylece yücelmiş, enginleşmiş ve derinleşmişlerdir.

Biz fiil cihetimizle övünmeyi bir tarafa bırakıp infial cihetimize bakmalı, bizde icra edilen İlâhî fiilleri, bize yapılan ihsan ve ikramları tefekkür etmeliyiz.

“Hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlık-ı Zülcelâl, sana iştihalı bir mide verdiğinden, Rezzak ismiyle, bütün mat’umatı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur.” (2)

Mahlûkata verilen vücut mertebeleri “hayr-ı mahz”, yani sırf hayırdır. İnsan bu vücut mertebelerinden en mükemmeline mazhar olmuştur. Çünkü o, varlık nimetiyle birlikte, hayat ve akıl nimetine kavuşmuştur. İnsan bu nimetlere kendi iradesi ve kudretiyle değil, sırf bir İlâhî ihsan olarak erişmiştir. Kavuştuğu her vücut mertebesinde o mertebeye münasip sofralar onun önüne konmuştur. Bütün bu nimetlere karşı küllî bir şükürle mükelleftir.

(1) Mektûbat, Yirminci Mektup, Onuncu Kelimeye Zeyl.

(2) Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...