"Birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardım etmek" ne demektir, izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Ey Mutasarrıf-ı Fa’âl ve ey Feyyâz-ı Müteâl,

Senin vücub-u vücuduna şehadet eden bulut, berk, ra’d, rüzgâr, yağmur, birer birer şehadet ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla, keyfiyetçe birbirinden uzak, mahiyetçe birbirine muhalif olmakla beraber, birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardım etmek haysiyetiyle, senin vahdetine ve birliğine gayet kuvvetli işaret ederler." (Şualar, Üçüncü Şua, Münâcât)

Mesela, toprağın hususiyetleri ile yağmurun hususiyetleri birbirinden çok farklı hatta birbirine zıt olmasına rağmen, birbirinin imdadına, yardımına koşmaları sanki bir tek unsurmuş gibi bir vaziyet almaları, bir tek yaratıcı tarafından sevk ve idare edildiklerini gösteriyor.

Hususiyet ve vasıf bakımından birbirine muhalif ve zıt olan unsurların sıkı bir yardımlaşma ve tesanüd içinde hareket etmeleri, ancak sonsuz bir kudretle izah edilebilir.

Toprak susuzluktan çatlayıp yarıldığında, onunla hiç bir alakası olmayan hatta taban tabana zıt olan rüzgârın, yağmurun, bulut ve şimşeğin toprağın hizmetine, yardımına koşturulması, ancak ilim ve kudreti nihayetsiz olan bir yaratıcının sevk ve idaresi ile izah edilebilir. Bunun başka bir izahı mümkün değildir.

Bütün kâinattaki unsurların birbirleri ile yardımlaşması, dayanışması, kucaklaşması ve birbirinin ihtiyacına cevap vermesi Allah'ın vahdet ve tevhid sikkesini ilan ediyor.

Sadece toprak ile yağmur arasında keyfiyetçe birbirinden uzak olma mahiyetçe birbirine muhalif bulunma durumu yok. Toprak içinden çıkan yüz binlerce çeşit bitkilerin hiçbirisi keyfiyet olarak toprağa benzemez.

Keyfiyet ve mahiyet açısından gül yüzlü bir çiçeğin toprakla ne alakası olabilir ki. Halbuki gizli bir kudret eli, o alakasız toprağı o gül yüzlü çiçeğe dâyelik ve annelik yaptırıyor. Zıtların birbirinin imdadına koşturulmaları bütün unsurlarda ve elementlerde bir sünnetullah kanunu olarak işlemekte iken, bu muazzam icraatları tabiata, sebeplere ve tesadüfe havale etmek, ancak ahmaklıkla izah edilebilir.

"Kâinatın heyet-i mecmuasındaki teavün, tesanüd, teanuk, tecavübden tezahür eden sikke-i kübrâ-yı Ulûhiyettir ki, Bismillâh ona bakıyor..." (On Dördüncü Lem’a)

Teavün; yardımlaşma demektir. Havanın toprağa yağmur, toprağın havaya buhar vermesi, bir çeşit yardımlaşmadır. Güneşin toprakta yağmuru buharlaştırması da onun yardımıdır.

Tesanüd; dayanışma içinde olmak demektir. Kâinatın en küçük parçasından en büyük galaksilerine kadar her şey arasında bir dayanışma mânası hükmediyor. Kâinatın bir ucundaki bir küre ile diğer ucundaki küre arasında bizim idrakinden aciz kaldığımız gizli ve ince bir dayanışma mevcuttur. Dayanışma yardımlaşmaya nisbetle, biraz daha geniş bir halkadır.

Teanuk; Kucaklaşmak ve kenetleşmek mânasına gelir. Teavün ve tesanüdün biraz daha ileri mertebesini ifade eder. Yani; kâinat ve unsurları arasında öyle şiddetli bir alâka ve münasebet var ki, adeta birbirlerine kenetlenmiş ve kucaklaşmış gibidirler. Kâinatı adeta parçalanması ve bölünmesi imkânsız, bir bütün haline sokuyor.

Tecavüb; cevaplaşmak, haberleşmek manasına gelir. Cevaplaşmada konuşmak ve dertleşmek mânası hükmeder ki, artık unsurlar arasında bütünlük mânasının en son ve en kâmil noktasıdır. Yani kâinat ve parçaları, adeta ana ile evlat gibi birbirleri ile konuşup dertleşiyorlar. Diğer tabirlerin en mükemmel noktasıdır. Güneş ile toprak konuşacak derecede birbirleri ile şiddetli münasebet içindedirler.

Kâinatta görünen bu muazzam yardımlaşmayı iki şekilde izah edebiliriz.

Birincisi; kâinattaki her bir şeyin, birbirini görür birer gözü, birbirini tanır birer ilmi, birbirinin imdadına koşacak bir kudretinin olduğunu varsaymaktır. Halbuki toprak, ateş, su ve havada bir ilim, bir irade, bir şuur, bir kudret işareti görülmüyor. Tabiat dediğimiz şey kör, sağır, dilsiz ve cansız varlıklardan teşekkül etmektedir.

Mesela; tarla benim midemdeki açlığı görüyor ve bana yardım etmek için patatesi diğer arkadaşlarının da yardımı ile yaratıyor. Çünkü tarlanın tek başına patatesi yaratması mümkün değildir, patatesi yapabilmesi için havanın oksijenine, güneşin ışık ve ısısına da ihtiyacı var. Yani insanın midesindeki açlık duygusu ile bütün kâinat arasında sıkı bir münasebet, kuvvetli bir alâka bulunuyor. Mideyi kim icat etti ise; kâinatı da O'nun icad etmesi gerekiyor. Gözü kim yarattı ise gözün görmesine vesile olan güneşi ve ışığı da O'nun yaratması icap ediyor vesaire.

İkincisi; kâinattaki dayanışma ve yardımlaşmanın her şeyi gören, bilen ve her şeye gücü yeten bir Allah’ın yaratması ile olduğunu kabul etmektir. Allah sonsuz ilmi, iradesi ve kudreti ile kâinatı birbirinin imdadına koşturuyor, her şey O'nun emri ile hareket ediyor. Her şey O'nun emrini dinleyen bir askeri ve bir memurudur. Ya tek bir İlahı kabul edeceksin ya da kâinattaki unsurlar adedince İlahları kabul etmek durumunda kalacaksın. Makul olan tek bir İlahı, tek bir Allah’ı kabul etmektir.

İşte kâinattaki bu muazzam dayanışma ve yardımlaşma; kâinatı bölünmez ve parçalanmaz bir bütün haline getiriyor. Bu bütün ise bir tek Allah’a aittir. Çünkü bir elmayı icad etmek, bütün kâinatı bir fabrika gibi çalıştırmaya vabestedir. Elma kimin ise elmanın teşekkülünde fabrika gibi çalışan kâinat da O'nundur.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...