"Eğer vakti taayyün etseydi, bütün kurûn-u ûlâ ve vustâ gaflet-i mutlakaya dalacak idiler ve kurûn-u uhrâ dehşette kalacaktı." cümlesini izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanoğlunun fıtratı seri-üt teesürdür; çabuk kırılır, üzülür, neşesi kaçar. İnsanın dünya ve âhiret dengesini iyi kurması, gaflete dalmaması, her an ölecekmiş gibi âhiretine hazırlıklı olması için ecel gizli tutulmuştur. Ecelin gizli olması büyük bir rahmettir. Eğer her insanın ne zaman öleceği belli olsa idi, insan yarı ömrünü gaflet ve sefahatte geçirir, ölümüne yakın bir zamanda tövbe edip ibadet ederdi. Ecel gizli olduğundan ölümünün her an başına geleceğini bilen, ömrünün ebedî olmadığını anlayan insan, gününün en az “yirmi dörtten birisini, hakikî bir hayat-ı ebediyenin saadetine medar olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarf” eder, âhiretine ciddi çalışır ve ibadetlerinde daha titiz davranır. Çünkü insanı ibadetten alıkoyan ve usandıran “tevehhüm-ü ebediyettir”, yani çok uzun yaşayacağını vehmetmesidir. Bu bir vehim ile şeytan; “Daha gençsin, önünde çok seneler var, daha sonra ibadet edersin.” diyerek insanı aldatabilir.

Ölümün gizli olmasının bir başka rahmet yönü ise şudur: Eğer ecel muayyen olsa idi hiçbir insan hayatından zevk ve lezzet alamazdı. Bir saat sonra öleceğinden haberi olmayan bir insan yemeğini lezzetle yiyebiliyor. Eğer o kimse faraza bir yıl sonra öleceğini bilse idi hayat ona azap olur, hiçbir şeyden zevk ve lezzet alamazdı.

Üstad Hazretleri ecelin gizli olmasının hikmetini şöyle ifade eder:

“Ecel ve mevt gibi umûr-u gaybiye çok hikmet ve maslahat cihetiyle gizli kaldığı misillü, dünyanın sekeratı ve mevti ve nev'-i beşerin ve cins-i hayvanın eceli ve vefatı olan kıyamet dahi çok maslahatlar için gizlenilmiş. Evet, eğer ecel vakti muayyen olsaydı, -yarı ömür gaflet-i mutlaka içinde ve yarıdan sonra, darağacına asılmak için her gün bir ayak daha onun tarafına atılmakla dehşet-i mutlaka içinde- havf u recanın müvazene-i maslahatkârane ve hakîmanesi bozulduğu gibi, aynen öyle de: Dünyanın eceli ve sekeratı olan kıyamet vakti muayyen olsaydı, kurûn-u ûlâ ve vustâ fikr-i âhiretten pek az müteessir olacaktı. Ve kurûn-u uhrâ, dehşet-i mutlaka içinde bulunup ne hayat-ı dünyeviyenin lezzeti ve kıymeti kalır ve ne de havf u reca içinde ihtiyar ile itaatkârane olan ubudiyetin ehemmiyeti ve hikmeti bulunurdu. Hem eğer muayyen olsa, bir kısım hakaik-i imaniye bedahet derecesine girer, herkes ister istemez tasdik eder. İhtiyar ve irade ile bağlı olan sırr-ı teklif ve hikmet-i iman bozulur. İşte bunun gibi çok maslahatlar için umûr-u gaybiye gizli kaldığından herkes her dakikada hem ecelini, hem bekasını düşündüğü için hem dünyaya, hem âhiretine çalışabildiği gibi, her asırda dahi hem kıyamet kopacağını, hem dünyanın devamını düşünebildiği için; hem dünyanın fâniliğinde hayat-ı bâkiyeye, hem hiç ölmeyecek gibi imaret-i dünyaya çalışabilir." (Şuâlar)

"Hem de musibetlerin vakti muayyen olsaydı, musibet başına gelen adam, musibetin intizarında o gelen musibetin belki on mislinden ziyade manevî bir musibet -o intizardan- çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlâhîye tarafından gizli, perdeli bırakılmış.” Şuâlar

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...