"Ehl-i küfrün bir hakikati nefyetmesi ise, bir meseleyi halletmek veyahut dar bir delikten geçmek veyahut bir hendekten atlamak misalindedir ki, bin de, bir de, birdir." ifadelerini izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Ehl-i küfrün inkâr sebepleri farklı olduğu için, birbirlerinin davalarına kuvvet vermez. Onlar bir hakikatin değil, binlerce şirkin ve dalaletin etrafında kümelenmişlerdir.

Üstat Hazretleri kâfirlerin bu halini "dar bir delikten geçmeye ya da bir hendekten atlamaya" benzetiyor. İnsan, dar bir delikten geçerken veya bir hendekten atlarken başkaları ona yardım ve müdahale edemez. Kâfirlerin farklı itikatları da aynen bu iki misal gibidir; biribirlerine yardım edemezler.

Bu konuda bir hakikat dersi:

“İ’lem! Kavâid-i usuliyedendir ki: Bir mes’ele hakkında ispat edenin sözü nefyedenin sözüne müreccahtır. Çünkü, ispat edenin yardımcıları var, sözünde kuvvet olur. Nefyedenin yardımcısı olmadığından tek kalır, sözünde kuvvet yoktur. Hattâ bin adam bir şeyi nefyederse, bir adam gibidir. Bin adam da ispat ederse, ispat edenlerin her birisi bin olur. Çünkü hepsi bir şeye bakıyorlar. Ve bir noktaya parmak bastıklarından birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenlerde birbirini takviye etmek yoktur, her birisi tek kalır.

Meselâ: Bin pencereden bir yıldızı görüp ispat eden bin adamın her birisi ötekisine yardımcı olur, sözünü takviye eder. Çünkü o bin adam, parmakla işaret eder gibi, o şeyi ispat ediyorlar. Nefyedenler öyle değildir. Çünkü nefy için sebep lâzımdır. Sebepler de ayrı ayrı olur. Meselâ: Birisi “Gözümde za’fiyet var, göremedim”, ötekisi “Evimizde pencere yok”, ötekisi “Soğuktan başımı kaldırıp bakamadım” der.

Ve hâkezâ... Her birisi nefyine, müddeasına ayrı bir sebep gösterdiğinden, kendisince yıldızın bulunmaması, nefsü’l-emirde de yıldızın bulunmamasına delâlet etmez ki birbirine yardımcı olsun.

Binaenaleyh bir mes’ele-i îmâniyenin nefyi hakkında ehl-i dalâletin ittifakları haber-i vâhid hükmündedir, tesiri yoktur. Amma ehl-i hidayetin mesâil-i îmâniyede olan sözleri, her birisi ötekisine yardımcıdır, takviye eder...” (Mesnevi-i Nuriye)

Bir mes’ele hakkında” doğru karar vermek için takip edilmesi gereken bazı kaideler vardır. Bunlardan birisi de, “İspat edenin sözü nefyedenin sözüne müreccahtır.” hükmüdür.

İspat denilince bir hükmün başkalarına da kabul ettirilmesi anlaşılır. Bu ise delil getirme yoluyla olur. İman ve İslâm hakkındaki meselelerde deliller; aklî ve naklî olmak üzere iki kısma ayrılır. Meselâ, ahiretin geleceğinin âyet ve hadislerle haber verilmesi naklî delildir. Bu deliller aklî delillerle de desteklenmektedir. Nitekim Haşir Risalesine ilham kaynağı olan âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: “Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Rûm Sûresi, 50)

Âhiretin varlığını bütün peygamberler ve onların yolunda giden bütün âlimler iddia ve ispat etmişlerdir. Bu kâmil zevatın hepsi aynı davayı tasdik ettiklerinden birbirlerine kuvvet verirler. Üstat hazretleri bir tek ağaçta ‘yaprakları, çiçekleri ve meyveleri’ cihetiyle haşre üç ayrı delil olduğunu kaydeder. Kışın kuruyan her ağaç baharda yeniden dirildiğinde haşrin böyle üç delilini yaprakları, çiçekleri ve meyveleri sayısınca haykırır.

Âhireti inkâr eden kimseler, bu iddialarına hiçbir delil getiremedikleri gibi, birbirlerine yardımcı da olamazlar. Üstadımızın beyan ettiği gibi bunlar, inkârlarına farklı sebepler gösterirler. Bu inkâr yolunda kimi ateizmden, kimi evrimcilikten, kimi materyalizmden, kimi tabiatperestlikten, kimi istib’addan (aklına sığıştıramamaktan) hareket eder.

“Hattâ bin adam bir şeyi nefyederse, bir adam gibidir.”

Meselâ, falan zâtın İstanbul’a geldiğini gören kişiler birbirlerinin davalarına destek olmuş olurlar. Gelmediğini iddia edenler binler kişi de olsalar bir tek adam gibidirler. Çünkü görmemekte birleşmeleri onlara bir kuvvet sağlamaz; tıpkı bilmemekte birleşenlerin, âlim olmamaları gibi. Bilmeyen bin kişi bir kişi gibidir. Bilenler ise birbirlerine kuvvet verirler.

“Çünkü ispat edenin yardımcıları var, sözünde kuvvet olur. … Çünkü hepsi bir şeye bakıyorlar.”

Yüz yirmi dört bin peygamber aynı hakikatleri insanlık âlemine ders vermişler. Bu Hak elçileri kendi kanaatlerini değil, Allah’ın hükümlerini, emir ve yasaklarını tebliğ etmişler. İnkâr edenlerin ise her biri, kendi nefsinin, vehminin ve yetersiz aklının esiri olmuşlardır.

Evet, Müslümanlar aynı şeye iman ediyor, aynı davaya parmak basıyor, aynı hakikatin etrafında toplanıyorlar. Bu yüzden biribirlerine kuvvet veriyorlar.

İman edenler bir noktaya bakıp bir nokta üzerinde ittifak ettikleri için, onların durumu büyük bir taşın çok eller tarafından kaldırılmasına benzetiliyor. Yani taşın altına ne kadar el girerse, ittifak o nispette kuvvet kazanır.

Ehl-i küfrün inkâr sebepleri farklı olduğu için, biribirlerine davalarına kuvvet vermez. Kâfirlerin çok olmalarının hiçbir hakikati yoktur.

Mesela Hinduların inkâr sebebi ile Yahudilerin inkâr sebebi birbirinden farklıdır. Bu yüzden, bir Hindu ile Yahudi müttefik olamazlar. Bunların hali dar bir delikten geçmeye benzetiliyor ki, ondan da ancak bir kişi geçebilir, diğerinin ona bir faydası söz konusu değildir. Ya da hendekten atlayan birisine bir başkası yardım edemez. Üçüncü olarak da “bir meseleyi halletmek” misal veriliyor. Kesinlik kazanmamış bir mesele hakkında ortaya atılan tahminler de birbirine kuvvet vermezler. Mesela, Kehf Suresi’nin 22. âyet-i kerîmesinde ashab-ı kehfin sayıları hakında üç, beş, yedi gibi farklı tahminlerin yapıldığı ifade edilmiş ve bu temelsiz tahminler ayette “gayba taş atmak” şeklinde tasvir edilmiştir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...