"Elbette gerektir ki, Cenâb-ı Hakkı bir isim, bir unvanla, bir rububiyetle, ve hâkezâ, tanısa, başka ünvanları, rububiyetleri, şe’nleri içinde inkâr etmesin..." devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Elbette gerektir ki, Cenâb-ı Hakkı bir isim, bir unvanla, bir rububiyetle, ve hâkezâ, tanısa, başka unvanları, rububiyetleri, şe’nleri içinde inkâr etmesin. Belki, herbir ismin cilvesinden sair esmâya intikal etmezse zarar eder. Meselâ, Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir."

Burada tefekkür için çok önemli bir ölçü veriliyor. Bir eserde yahut bir hâdisede esmâ-i hüsnâdan bir ismin tecellisi öncelikle nazara çarpabilir. Ancak o şey yahut o hâdise, sadece o ismin değil, birçok esmânın birlikte tecellisiyle meydana gelmiştir. O halde, sadece bir ismi esas alarak yapılacak tahliller yanıltıcı olabilir. Tecellide dâhil olan bütün isimlerin dikkate alınması gerekir. Bu hakikate şöyle bir misal veriliyor:

“Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir.”

Kadîr ve Hâlık isminin hükmü ve muktezası, yaratmak ve inşa etmektir. Tertip ve hikmetle iş görmek ise, Alîm isminin hükmü ve lâzımıdır. Şâyet, sadece yaratma ve inşa etme fiiline nazar edilerek o eserdeki hikmet ve ilim mânasından gaflet edilirse o yaratma ve inşanın sebeplere ya da tabiata verilme tehlikesi vardır.

Mesela, bir elmanın yaratılmasındaki hikmet ve ilim mânalarını düşünmeden sadece onun şekline nazar edilirse, o muazzam san’at harikasını sebeplere verilme tehlikesi olabilir. Halbuki, o elma kâinat tezgâhında ilimle yapılmış ve hikmetle dokunmuştur.

İlim ve hikmet, kâinatın umumunu ihata etmiştir. Hangi esere dikkatle bakılırsa orada ilim, irade ve hikmet parlar.

Allah, yerküremizi kudretiyle seyahat ettirerek bahar mevsimine ulaştırır ve baharın gelmesiyle de nice çiçekler, sebzeler, meyveler yaratılır. Bu hâdisede Kadîr ve Hâlık isimleri tecelli etmektedir. Aynı hâdisede, Alîm, Hakîm ve Rezzak isimlerin de tecelli ettikleri dikkate alınmalıdır ki, ne dünyamızda, ne de meyve ağaçlarında ilim, hikmet ve merhamet olmadığı düşünülerek ve bu icraatları ancak Allah’ın yaptığı bilinsin. Aksi halde, bunlar tabiî birer hâdise gibi görülürse insanı dalâlete götürebilir.

Bir misal de musibetlerden verelim:

Bir musibette, mesela bir zelzelede canını ve malını kaybeden insanlara baktığımızda, bu hâdiseyi sadece Kahhar isminin bir tecellisi olarak mütalâa etmemiz eksik olur. Allah; Kahhar olduğu gibi Hakîm’dir ve Rahîm’dir de. O’nun nice nimetleriyle besleyip büyüttüğü insanları bir musibete duçar etmesinde de bu hikmeti ve rahmeti aramak gerekir. Zelzele bahsinde geçtiği gibi, bu musibetle insanların fani malları sadaka hükmüne geçmekte, vefat edenler de âhirette ayrı mükâfatlara mazhar olmaktadırlar. Üstadımız, musibetleri “rububiyet-i İlâhiyenin icraatı” olarak değerlendiriyor. Cenâb-ı Hak birçok insanı, hatta çok sevdiği büyük zâtları bile musibetlerle imtihan etmekte ve onların derecelerini böylece artırmaktadır.

Belaların en büyüğünün enbiyaya, sonra evliyaya.... geldiğini haber veren hadîs-i şerîfi dikkate alarak her musibeti sadece bir kahır tecellisi olarak görmemeliyiz. “Musibet cinâyetin neticesi, mükâfatın mukaddimesidir.”(2) hükmünce, o musibet sadece Kahhar isminin değil, onu takib eden mükâfatlar cihetiyle de Hakîm, Kerîm, Rahîm gibi çok esmânın da tecellilerini taşımaktadır.

Böyle düşünülmediği takdirde insanlar her musibette hemen yeise düşme ve sonunda İlâhî takdire karşı isyankâr olma tehlikesine maruz kalabilirler.

(1) Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Birinci Dal.

(2) Mektubat, Hakikat Çekirdekleri: 62.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...