Yirminci Mektubun başındaki Mukaddimeyi ana hatlarıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Kat'iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır..."

“Sen olmasaydın âlemi yaratmazdım.” hadis-i kudsisi doğrudan Resulullah Efendimize (asm.) bakmakla birlikte, dolayısıyla da bütün peygamberlere ve ümmetlerine ve Peygamber Efendimizin (asm.) irşadıyla imana, marifete ve İlâhî muhabbete kavuşan bütün müminlere bakmaktadır. İşte yaratılışın en yüksek gayesi bu kâmiller cemaatinin imanları ve ubudiyetleridir. Her mümin de derecesine göre bu şereften hissidar olmaktadır.

Allah’a iman etmek, O’nun eseri, O’nun misafiri olduğunu bilmek kalbin en büyük lezzeti ve saadetidir. İman eden insan marifetullahta yani Rabbini esmâ ve sıfatlarıyla tanımakta mertebeler kat ettikçe ruhu manevî zevklere, lezzetlere ve sürurlara gark olur.

"Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır."

Marifullah denilice Allah’ı bütün esmâ ve sıfatlarıyla ve şuunatıyla tanımak hatıra gelir. Ahsen-i takvimde yaratılan insan bütün esmâya mazhar olma şerefine ermekle marifet sahasında en ileri makamlara çıkmaya namzet olmuştur. Bu ise hakiki bir saadettir; dünyanın gelip geçici saadetleriyle mukayese edilmeyecek kadar yüksektir. Bu saadet “halistir, şirindir ve safi”dir. Dünyanın hiçbir derdi ve tasası o saadet güneşini perdeleyemez, gölgeleyemez ve bozamaz.

"Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır."

Nur Külliyatı’nın birçok dersinde kemaliyle işlenen bu hakikatin kısa bir açıklamasını şöyle yapabiliriz:

Bir mümin şöyle düşünür: Ben İlâhî isim ve sıfatların tecellileriyle bu varlık nimetine kavuşmuşum. Hayatım Muhyi isminden, suretim Musavvir isminden, görmem Basir isminden haber veriyor. Her organımın, her hücrem, her duygum ve her hissim hikmetle yaratılmış olmalarıyla Allah’ın Hakîm ve Âlim isimlerinin tecellilerini sergiliyorlar. Bütün bunlar bana bir İlâhî ihsan ve ikram olmalarıyla Kerîm ve Muhsin isimlerini aklıma ve kalbime ders veriyorlar. Ben tek başına yaşayan, bağımsız ve müstakil bir varlık değilim. Yer çekimiyle ayaklarım yere bağlanmış, ciğerlerim hava ile temasta, gözüm güneşle aydınlanıyor. Ben Üstadımın ifadesiyle “Şu kâinat ağacının en son ve en mükemmel meyvesi”yim.

Üstad Hazretleri Nur Külliyatı’ında “insanın fıtratında cemâle karşı muhabbet, kemale karşı perestiş ve ihsana karşı sevmek” bulunduğunu beyan ediyor. Bir hayvan, kendi varlığına ve onu kuşatan şu varlık âlemine çok cüz’i bir ölçüde vakıftır. Yolunu güneşle görür ama güneşi tanımaz. İnsan ise her birinin hakikati bir veya daha fazla esmaya dayanan şu varlık âlemini hem sevmekte, hem onda sergilenen kemallere hayran olmakta, hem de kendisine teveccüh eden sonsuz ihsanlara karşı şükür ve hamd edebilmektedir. Bunların her biri kalb ve ruh için ayrı birer saadet ve yine ayrı birer terakki ve tekâmül vesilesidir.

Bilkuvve, kuvve halinde bulanma, mesela bir çekirdekte ağaç olma kabiliyetinin bulunması demektir. Bu kabiliyetin inkişafının fidan olmaktan mükemmel bir meyve ağacı olmaya kadar çok mertebeleri vardır. İnsanların manevî terakkileri de böyledir. Kiminde bu mükemmel istidat inkişaf ettirilmeyerek bilkuvve kalmıştır. Bir başkasında fidan bir diğerinde ağaç olmuştur. Ağacın da yine verdiği meyvelerin miktarı ve kalitesi itibariyle çok mertebeleri vardır. İnsanların düşünce âleminde ve amel dünyasında da hem kemiyet, hem de keyfiyet itibariyle çok makamlar ve mertebeler mevcuttur.

"Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptelâ olur."

Kendisini tabiatın yaptığını, yahut tesadüfen insan olduğunu vehmeden bir kimse, iç âleminde sahipsiz ve hamisiz olmanın boşluğunu duyar ve daha sonra bu duygu ızdıraba dönüşür. Kendisini rahatsız eden hâdiselerden, hayatına son veren ölüme kadar her şeyi sahipsiz ve hikmetsiz telakki eden bir kimse nihayetsiz şekavete ve elemlere maruz kalır. Bunlardan kurtulmanın yolunu gaflette ve sefahette arar ve Üstadımızın ifadesiyle “aklını tenvim edip uyutur.”

Dünyanın sıkıntıları ve elemleri müminler için de söz konusudur. Hatta bir hadis-i kudsîde belaların en şiddetlilerinin peygamberlere ve evliyaya,…, isabet ettiği haber verilmektedir. Şu var ki, mümin olan bir insan, bütün bela ve musibetleri bir imtihan vesilesi olarak görür, sabretmek ve şükretmek şartıyla bütün bu elem verici haller onun için ibadet hükmüne geçer. Üstadımız bu tarz ibadet için; “menfi ibadet” ifadesini kullanır.

"Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahipsiz, hâmisiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder."

Ölümü hiçlik ve yok olma şeklinde gören bir insan için hayat meyvesiz bir ağaç gibidir. Mümin için ise bu hayat ebedî ve saadetli bir hayatı netice vermektedir. Kendini sahipsiz ve ölümü hiçlik olarak gören bir insan “bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder.”

"Eğer sahibini bulsa, malikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur."

Dünyanın ticaretgâh olması ifadesi Altıncı Söz’de manevî bir tefsiri yapılan şu âyet-i kerîmeyi hatırlatmaktadır:

“Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe Suresi, 111)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...