"Enaniyet" ve "Öz güven" ne demektir, aynı mıdır?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Enaniyet; benlik, kendine güvenmek, gurur, hodbinlik, taraftarlık ve her yaptığı işi kendinden bilmek gibi mânalara geliyor.

"Enaniyet", insanın kendi kendine sahip olduğunu iddia etmesidir ki bu bir yalan ve safsatadır. İnsanın her şeyi ile ilahi bir vediadır, ilahi bir lütuftur. Bu yüzden insan malikiyet davasında bulunamaz, bulunması da ruhi ve manevî bir sapkınlık ve hastalıktır. Bütün egosantrist (ben merkezli) inanç ve ideolojiler, bu sakat anlayışın mahsulüdürler.

Enaniyet; insan mahiyetinin bir hususiyetidir. Yani, insanın mahiyetinde cüz’î irade vardır ve insan bu iradesini dilediği gibi kullanmakta serbest bırakılmıştır. Dünya imtihanının bir icabı olan bu serbestliği nefis hesabına kullananlar çok büyük isyanlara sapar ve nice cinayetler işlerler. Bilindiği gibi büyük sermayenin kârı da zararı da büyük olur.

İnsan mahiyetine konulan bu mükemmel istidat sermayesini yerinde kullananlar ise büyük hayırlara mazhar olur, âli derecelere yükselirler. Bunun için de enaniyetin hakikî mahiyetini bilmek ve insana bu hususiyetin niçin verildiğini doğru değerlendirmek gerekir.

İnsan, kendi mahiyetine konulan her duygunun, her kabiliyetin onun için ayrı bir marifet penceresi olduğunu, yani Rabbini tanımada ona ayrı bir ufuk açtığını bilse, daha önce de beyan edildiği gibi, kendisi için iki marifet kapısı birden açılır: Birisi mahlûkatı doğru değerlendirme kapısı, diğeri de kâinat Hâlıkını bütün esmâ ve sıfatlarıyla tanıma kapısı.

Öz güven; kişinin kendine ve fikirlerine güvenmesidir.

Günümüzde "öz güven" kazanma adı altında neşredilen kitapların birçoğu, insanı şımarıklığa ve egoizme sevk eden muzır ve tehlikelli neşriyatlardır. Nasıl felsefi doktrinler insanlığı küfür ve şirk derelerine sevk ediyor ise, felsefeden ders alan bu tür eğitim ve terbiye doktrinleri de insanlığı öz güven adı altında aşırı fertçiliğe, enaniyete ve gurura sevk ediyorlar. Daha da ileri giderse firavunane bir vaziyete gelip ulûhiyet bile dava edebilirler.

Bu tür akımlar İslâm dini ile asla bağdaşmazlar. İslâm terbiyesi içinde kâmil insan olmanın formülü zaten verilmiştir. Bu tür harici ve felsefi terbiye sistemlerinden medet ve feyiz almaya lüzum yoktur.

İnsan fıtraten nihayetsiz aciz ve fakirdir. Bu nihayetsiz acizlik ve fakirlik boşluğunu ancak kudreti nihayetsiz, zenginliği sonsuz olan Allah ile doldurulur. Öyle ise insan benlik ve gurur davasını bırakıp, sonsuz aciz ve fakir olduğunun şuurunda olarak Allah’a sığınmalı, O’nun sonsuz kudret ve zenginliğine iltica etmelidir. Zaten ibadetin esası ve hakikati de bundan ibarettir.

Nur Risaleleri’nde sıkça işlendiği gibi insanın mahiyeti; “acz, fakr ve nakstan (kusurdan)” yoğrulmuştur. Meselâ, insan göze muhtaçtır, göz yapmaktan da acizdir. Birincisi, onun fakrını; ikincisi ise aczini gösterir. Aynı şekilde, insan ele, ayağa, kalbe, mideye, havaya, suya, aya, güneşe ve daha sayamayacağımız kadar nice şeylere muhtaçtır ve bunların hiçbirini de yapacak güce sahip değildir. Öte yandan, insanın kusuru, yani noksanlığı da sonsuzdur. Yorulması, uyuması, unutması, hastalanması, iradesinin cüz’i olması onun noksanlıklarından sadece bir kaçıdır.

Allah, insanı bu dünyaya ibadet ve kulluk için göndermiştir. Yoksa benlik ve gurur yapsın diye “ben şunu yaptım, ben şöyleyim ben böyleyim” demek için insan yaratılmamıştır.

İnsanın hakikati ile her şeyin dizgininin ve terbiyesinin Allah’ın kudret elinde olduğunu anlaması ve buna tam bir acziyet ile teslim olması, ancak iman ve ibadet ile mümkündür. Bunun dışındaki inanç ve ideolojiler asla bu kıvamı yakalayamaz. Tam aksine bu inanç ve ideolojiler insanı kendini beğenmiş ve acz ve fakrını unutmuş bencil bir firavun şekline dönüştürüyorlar.

İnsanın Allah’a yaklaşmasında ve O’nu razı etmesindeki en mühim donanımı, fıtratındaki nihayetsiz acizlik ve fakirliğidir. İnsan, bu nihayetsiz acizliği ile nihayetsiz kudrete köprü atar, yine nihayetsiz fakrı ile de nihayetsiz zenginlik ile irtibat kurar. O zaman o nihayetsiz kudret ve gına, insanın nihayetsiz acizlik ve fakirliğine tam bir merhem olur. Nasıl bebeğin çaresiz ve zayıf hâli anne ve babasını ona hizmetçi yapıyor ise, aynı şekilde insan da nihayetsiz acizliği ve fakirliği ile Allah’ın nihayetsiz kudret ve zenginliğini kendine cezp ediyor ve O’nun nazarında çok nazlı bir bebek gibi oluyor. İşte insan kibir ve benlik davası yerine bu acz ve fakr kanalını işletse, her şey ona itaatkâr olur, her şey ona kolay ve geniş bir yol hükmüne geçer.

Hâlbuki öz güven metotları insana, hiç kimseye muhtaç olmadığını şırınga ediyor. Bir cihetle insanın iki büyük sermayesi olan acizlik ve fakirlik damarına çare aramak yerine, onu görmezlikten gelerek ona yalancı bir "Donkişotluk" teklif ediyor. Allah’a acizlik ve fakirlik kanalı ile yaslanan birisine bütün kâinat düşman ve engel olsa yine de pes etmez. Demek gerçek özgüven imanda ve teslimiyettedir.

"Öz güven değil, Allah’a güven olmalıdır." diye düşünüyoruz. Gerçek öz güven Allah’a güvenmektir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

drerkan
Risale-i Nur Külliyatı | Sözler | Otuzuncu Söz: HAŞİYE : Eğer desen: “Sen necisin, bu meşahire karşı meydana çıkıyorsun? Sen bir sinek gibi olup da kartalların uçmalarına karışıyorsun?” Ben de derim ki: Kur’ân gibi bir üstad-ı ezeliyem varken, dalâlet-âlûd felsefenin ve evham-âlûd aklın şakirtleri olan o kartallara, hakikat ve marifet yolunda sinek kanadı kadar da kıymet vermeye mecbur değilim. Ben onlardan ne kadar aşağı isem, onların üstadı dahi benim üstadımdan bin defa daha aşağıdır. Üstadımın himmetiyle, onları gark eden madde ayağımı da ıslatamadı. Evet, büyük bir padişahın, onun kanununu ve evâmirini hâmil küçük bir neferi, küçük bir şahın büyük bir müşirinden daha büyük işler görebilir..
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...