"Faaliyetin her nevi, cüz’i olsun külli olsun, bir lezzet verir. Belki her faaliyette bir lezzet var. Belki faaliyet ayn-ı lezzettir..." Devamıyla izah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"Faaliyet"; hareket etmek, yürümek, bir halden başka bir hale geçmek gibi pek çok manalara geliyor. Her hareket de yeni bir güzelliğin, yeni bir varlık boyutunun açılmasına ve anlaşılmasına sebep oluyor.
Mesela, şelalelerin, vadilerin, göllerin ve nehirlerden bulunduğu iki şehir arasında seyahat eden bir insan, yol boyunca bu harika manzaraları görüp onları tefekkür eder, ruhu sürurla dolar. Ama seyahat etmemiş olsa idi, o güzelliklerin varlığından haberdar olamayacak ve istifade etmeyecekti.
Sinema şeridi hareket etmeyip, şeridin bir gözünde sabit ve takılı kalmış olsaydı, o zaman o filmin diğer sahnelerini hiçbir zaman göremezdik. Oysa bir sinema şeridinde birbirinden farklı yüzlerce sahneler ve güzel manzaralar bulunuyor. Hareket ise, bu sahnelerin açığa çıkıp seyredilmesine hizmet ediyor.
Bu yüzden, Allah kâinatı sürekli hareket ve faaliyet ile çalkalıyor, sabit durmasına müsaade etmiyor.
İnsan gözünü veya kulağını bir süre kapatsa, rahatsız olur. Her azanın faaliyeti ve vazifesi onun bir çeşit lezzetidir. İşini ve vazifesini terk etmesi ise; “o uzvun bir nevi azabıdır.” Yürümeyi terk etmesi ayak için bir azap, tutmayı bırakması da el için bir çeşit azaptır. Görme gözün, işitme kulağın, tat alma ise dilin hususi lezzetleridir.
Ruhtaki her bir latifenin de ayrı bir lezzeti var; anlamanın, inanmanın, hayal etmenin, hıfzetmenin, sevmenin, merhametin, şefkatin lezzetleri birbirinden ayrıdır. Bunların zıtları ise o lâtifelerin elemleridir.
Öte yandan, bu aza ve lâtifeler arasında bir yardımlaşma ve birbirinin imdadına koşma da söz konusudur. Yürüyen bir insanın elleri ve ayakları arasında bir yardımlaşma olduğu gibi, beynin muntazam çalışmasından, gözün görmesine kadar bütün organlar ve latifeler de bu yürüme fiiline yardım etmekle, aynı zamanda birbirlerine de yardım etmiş gibi olurlar.
Bütün bunlar faaliyetin lezzeti ve neticesidir.
Çalışmayan insanlar hayatlarından hep şikâyetçilerdir. "Zaman geçmiyor..." diye eğlence merkezlerine akın ederler. Eğlence ve oyun da olsa, bir iş yaptıkları için rahatlarlar.
"O hikmetin birinci şubesi şudur ki: Faaliyetin her nevi, cüz’î olsun küllî olsun, bir lezzet verir. Belki her faaliyette bir lezzet var.
Belki faaliyet ayn-ı lezzettir. Belki faaliyet, ayn-ı lezzet olan vücudun tezahürüdür ve ayn-ı elem olan ademden tebâud ile silkinmesidir.
Evet, her kabiliyet sahibi, bir faaliyetle kabiliyetinin inkişafını lezzetle takip eder. Her bir istidadın faaliyetle tezahür etmesi, bir lezzetten gelir ve bir lezzeti netice verir.
Her bir kemal sahibi, faaliyetle kemalatının tezahürünü lezzetle takip eder. Madem her bir faaliyette böyle sevilir, istenilir bir kemal, bir lezzet vardır.
Ve faaliyet dahi bir kemaldir. Ve madem zihayat âleminde daimî ve ezelî bir hayattan neşet eden hadsiz bir muhabbetin, nihayetsiz bir merhametin cilveleri görünüyor." (Lem'alar, Otuzuncu Lem'a, Altıncı Nükte)
Bütün varlıklar hareket etmekten ve faaliyet göstermekten zevk ve lezzet alır. Bu vaziyet onlara ezeli hikmetten verilmiştir. Göz görürken, burun koklarken, kulak işitirken, el tutarken, ayak yürürken zevk alır. Bir eli bağladığımızda bir huzursuzluk hissetmemiz bunun güzel bir ispatıdır. Bütün bunlara verilen bu zevk ve lezzet alma hissi, Cenab-ı Hakk'ın şuunat dediğimiz özel hâllerinden kendilerine bahşedilmiştir.
Allah’ın lezzet alması, keyif alması, memnun ve mesrur olması vesaire gibi hâller, tabirinden aciz kaldığımız mukaddes birer şuunattır. Bu şuunatlar bir ihtiyaçtan değil, çünkü Allah ihtiyaçtan münezzehtir. Zat-ı Akdesin yüce ve kendisine has hâlleri oluyor.
İnsanın faaliyetleri belki bir ihtiyaçtan dolayıdır, ama aynı durum Allah için bir şuunattır ve hususi bir haldir.
İnsan gözü ile kısıtlı görür, Allah ise basar sıfatı ile her şeyi görür. İnsan gözü ile basar sıfatı arasında nasıl azim bir fark varsa, aynı ölçü insanın şuunatı ile Allah’ın mukaddes şuunatı arasında da geçerlidir. Ama insan basar sıfatını, o sınırlı görme duyusu ile bilip kıyaslar. Benzer bir ilişki şuunat için de geçerlidir.
Risale-i Nur'da bu ince ve derin hakikatleri, insan aklına bir derece yaklaştırmak için de şöyle bir misal verilir (mealen):
Bir sultanın bütün muhtaç ve fakir raiyetini bir gemiye bindirdiği ve onları o gemide seyahat ettirerek her türlü ihtiyaçlarını gördüğü, yedirdiği, içirdiği anlatılır. Ve o sultanın, o muhtaç raiyetinin sevinmelerinden de bir haz duyduğu ifade edilir. Ve Allah’ın bütün canlıları bu dünya gemisinde yedirip içirmekten ve her türlü ihtiyaçlarını görmekten kendine has ve mahlukatın her türlü lezzet telakkilerinden münezzeh bir "lezzet-i mukaddesesi" olduğu nazara verilir. İşte bu lezzet-i mukaddese ilahi şuunattandır.
“...Allah muhsinleri sever.” (Bakara, 2/195)
“...Allah kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmran, 3/32)
“...Allah zalimleri sevmez.” (Âl-i İmran, 3/57)
Sevmek ve sevmemek de insani bir hâldir. Ama bu hâlin mukaddes ve münezzeh bir şekli de Allah’ta bulunmaktadır. Şayet böyle yüce ve aşkın bir hâl bulunmasaydı, ayette sever ve sevmez nispeti kullanılmazdı. Benzer bir ilişki lezzet-i mukaddese, memnuniyet-i münezzehe gibi diğer hâller için de geçerlidir.
"Madem her bir faaliyette böyle sevilir, istenilir bir kemal, bir lezzet vardır ve faaliyet dahi, bir kemaldir ve madem zîhayat âleminde daimî ve ezelî bir hayattan neşet eden hadsiz bir muhabbetin, nihayetsiz bir merhametin cilveleri görünüyor ve o cilveler gösteriyor ki, kendini böyle sevdiren ve seven ve şefkat edip lütuflarda bulunan zâtın kudsiyetine lâyık ve vücub-u vücuduna münasib o hayat-ı sermediyenin muktezası olarak hadsiz derecede (tabirde hata olmasın) bir aşk-ı lahutî, bir muhabbet-i kudsiye, bir lezzet-i mukaddese gibi şuunat-ı kudsiye o Hayat-ı Akdes'te var ki, o şuunat böyle hadsiz faaliyetle ve nihayetsiz bir hallakıyetle kâinatı daima tazelendiriyor, çalkalandırıyor, değiştiriyor..” (bk. age.)
İlave bilgi için tıklayınız:
- "Şuunat" ve "şuunat-ı İlahiyye" kavramlarını biraz açar mısınız?
- Kâinattaki Daimi Faaliyetin Sır ve Hikmetleri (Video: O. BOSTAN).
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Burada bir birini takip eden faaliyet lezzet Kemal meselesini şuunatı değil metindeki bir birini takip eden meselenin Allah ile olan örnekteki ilişkisini izah edermisiniz şuunatı değil metindeki örneği izah edermisiniz konunun ana meselesini değil lezzet faaliyet Kemal meselesini örneğe uygun anlatırmısınız Yani nasıl oluyor eşyadaki faaliyet lezzete lezzet kemale sonra buranın Allah ile ilgisi nasıl oluyor
Bu misali başka bir örnek ile izah etmeye çalışalım:
Futbol oynamakta bir lezzet var, bu lezzetin tadılabilmesi için futbolcunun kalkıp top peşinde koşması gerekiyor; yani faaliyete geçmesi iktiza ediyor, faaliyete geçmeden futbol oynamaktaki o lezzet tadılamaz. Kemal ise futbolcunun futbolla ilgili bütün hüner ve meziyetlerini futbol sahasında göstermesi ve sergilemesidir.
Messi ve Ronaldo gibi futbol yıldızlarının kemalini sergilediği futbol müsabakalarından anlıyoruz. Bu müsabakalar olmasa ne kemal bilinir ne de lezzet tadılabilir.
Kısaca faaliyet olmadan ne lezzet tadılabilir ne de kemalat sergilenebilir. Lezzetin alınıp kemalin sergilemesi faaliyet, aksiyon ve harekete tabidir; hareket ve aksiyon olmadan kemal ve lezzet bilinemez tadılamaz.
Her ne kadar yukarıdaki örnek bire bir Allah hakkındaki faaliyet, kemal ve lezzeti açıklama konusunda yeterli olmasa da bir fikir edindiriyor.
Tabiri caiz ise; kainat bir saha, kainat içindeki hareketler ve faaliyetler birer oyun, isim ve sıfatların kainat saha ve oyununda tecelli etmeleri bir kemal gösterisi ve bütün bu muazzam işlerden elde edilen lezzet de lezzet-i mukaddese oluyor.
Madem her bir faaliyette böyle sevilir, istenilir bir kemal, bir lezzet vardır ve faaliyet dahi, bir kemaldir ve madem zîhayat âleminde daimî ve ezelî bir hayattan neşet eden hadsiz bir muhabbetin, nihayetsiz bir merhametin cilveleri görünüyor ve o cilveler gösteriyor ki, Bu metindeki şuunata bakan değilde örneği açıklarmısınız
Her bir faaliyet bir kemali bir lezzeti içinde barındırır bu cihetle her faaliyetin kendiside bir kemal ve lezzet oluyor.
Mesela Bursadan İstanbula bir yolculuk düzenlenecek ve bu yolculuk esnasında bütün güzel mekanlar, müzeler, göller, ırmaklar vesaire gezilerek gidilecek. Otobüsün içindeki insanların bu iki il arasında bulunan bütün kemal ve lezzetleri tadabilmesi için otobüsün hareket etmesi gerekiyor.
Otobüsün her hareketi bir kemali ve lezzeti içinde barındırıyor mesela otuz kilometre hareket edince İznik gölüne ulaşıyor ve onun kenarında güzel bir piknik yapıyor ve bu piknikten güzel bir lezzet alıyor. Gölün o muhteşem manzarası gölün kemali olurken o manzaradan keyif almakta gölün lezzeti oluyor.
Allah’ın zaman ipine serdiği sayısız kemal ve lezzetler var ve kemal ve lezzetlerin tadılıp açığa çıkması da zamanın faaliyetine bağlanmış yani zaman hareket ettikçe zaman içinde bulunan kemal ve lezzetlerde meydana çıkıyorlar.
Mesela asr-ı saadet ve Habib-i Ekrem bu zaman ipine serilmiş en mükemmel kemal en muazzam bir lezzettir.
Burada hakikate tatbikte rabbimizin bütün zat sıfat isim fiil kemalde şimdi şuunat burada hangi kemalden veya neden etkileniyorki sıfatları tahrik ederek eşyanın vücuda gelmesini ve böylece bir kudsi lezzete sebebiyet veriyor
yani sıralamada zat,şuunat,sıfat,isim,fiil eşyanın vücuda gelmesi mükemmellik şuunat burada kudsi lezzet alıyor fakat şuunat varlık sahasına çıkarılan eşyadan mı bu faaliyettenmi kudsi lezzet alıyor
yoksa şuunat zatı akdesteki kemal olan zati sıfatlardan onların kemalinden etkilenip subuti sıfatları etkiliyorda eşyanın vücud yolculuğu başlıyor bu ikincisi rabbimizin her şeyi kemalde olduğundan zati sıfatlarıda kemalde şuunat burada tabiri caizse devreye girip bu kemaller olan zati sıfatlardan kudsi lezzet alıp sonra subuti sıfatları tabiri caizse tahrik edip eşyanın vücuda gelmesine vesile olarak sonra eşyanın görünür vücudundan varlık sahasına çıkarmasından da bir lezzeti mukaddesi var ve ğayra göstermektede bir lezzeti mukaddesesi var biri zati kemalatı şuunat burada sonra subuti sıfatları tahrik ediyor birde şuunat burada sonra eşyanın varlık sahasına çıkması ve ğayrın seyretmesi birde burada şuunat var
veya zat şuunat sıfat isim fiil yolculuğunda şuunat nasıl anlaşılmalı
Zat-ı Akdes Allah'ın bizce bilinemeyen, mutlak ve sonsuz varlığıdır. Kemal, burada mutlak ve gizli bir hazine gibidir.
Şuu'nat Allah'ın zatındaki gizli kemallerin, yaratma ve tecelli etme arzusuna dönüşme aşamasıdır. Eşyanın harice çıkışının ilk, en soyut ve en içsel aşamasıdır. Allah'ın cemalini (güzelliğini) görmek, kemalini göstermek ve bilinmek istemesi gibi içsel meyilleri ifade eder. Bu, yaratılışın bir "fikir" veya "tasarım" aşaması gibi düşünülebilir. Eşya, henüz dış âlemde var olmamıştır, ancak var olmaya yönelik ilk meyil, ilk arzu bu aşamada ortaya çıkar.
Sıfatlar şuu'natın dışa vurumu olarak, yaratma arzusunun somut bir hale gelmesidir. İrade, kudret, ilim gibi sıfatlar, eşyanın nasıl ve ne şekilde var olacağının tasarlanmasını sağlar.
İsimler, sıfatların tecellisidir. Her bir sıfat, "Hâlık" (yaratıcı), "Rezzak" (rızık verici) gibi isimlerle anılır.
Fiiller isimlerin etkisiyle gerçekleşen eylemlerdir, yani eşyanın yaratılma sürecidir.
Eserler fiillerin sonucudur, yani yaratılan eşyanın kendisidir.
Dolayısıyla, şuu'nat, eşyanın harice çıkış aşamalarından en içsel ve en ilk olanıdır. Henüz fiilen bir eser ortaya çıkmamışken, eşyanın var olma meylini ve potansiyelini taşır. Bu, yaratılışın "ol" emrinden önceki, "olmak isteme" arzusudur. Arzu ve içsel gibi ifadeler birer mülahaza araçlarıdır yoksa hakiki anlamda Allah için kullanılması caiz değildir.
Bu bağlamda, sıralama, gizli bir kemalin (Zat-ı Akdesin) adım adım, farklı tezahürlerle (şuu'nat, sıfatlar, isimler, fiiller) görünür hale gelerek bir esere dönüşmesini ve bu süreçteki her bir aşamanın da kendi içinde bir kemal olduğunu anlatır.