Genelde 4 kişinin 1111 kuvvetinde iş yaptığını göremiyoruz. Öyle olsaydı her yerde, herkesin, Nur talebesi olması gerekirdi?
Değerli Kardeşimiz;
Bizim vazifemiz insanlara Risale-i Nurları güzelce anlatmaktır. Anlattığımız insanların hidayete gelmeleri veya Nur talebesi olmaları Allah’ın vazifesidir. Vazifemizi yapıp vazife-i İlahiye karışmamak gerekir.
Her anlattığımız insan hemen Nur talebesi olacakmış gibi bir beklentiye girmemiz şevkimizi de kırar. Zira vazifemizi ve şevkimizi onun Nur talebesi olmasına hasrediyoruz, olmayınca da şevkimiz kırılıyor. Hâlbuki hidayet Allah’ın elindedir, bizim değil. Aksi takdirde Mu’tezile gibi düşünmüş olup kendi tebliğimize aşırı bir kıymet atfetmiş ve tebliğimizi müessir-i hakiki telakki etmiş oluruz. Üstad Hazretleri bu hususu şu şekilde izah ediyor:
"BİRİNCİSİ: Tarik-i hakta çalışan ve mücahede edenler, yalnız kendi vazifelerini düşünmek lâzım gelirken, Cenâb-ı Hakka ait vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hataya düşerler. Edebü'd-Din ve'd-Dünya risalesinde vardır ki: Bir zaman şeytan, Hazret-i İsâ Aleyhisselâma itiraz edip demiş ki: 'Madem ecel ve her şey kader-i İlâhî iledir; sen kendini bu yüksek yerden at, bak nasıl öleceksin.' "
"Hazret-i İsâ Aleyhisselâm demiş ki: اِنَّ ِللّٰهِ اَنْ يَخْتَبِرَ عَبْدَهُ وَلَيْسَ لِلْعَبْدِ اَنْ يَخْتَبِرَ رَبَّهُ Yani, 'Cenâb-ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: "Sen böyle yapsan sana böyle yaparım. Göreyim seni, yapabilir misin?" diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenâb-ı Hakkı tecrübe etsin ve desin: "Ben böyle işlesem sen böyle işler misin?" diye tecrübevâri bir surette Cenâb-ı Hakkın rububiyetine karşı imtihan tarzı, sû-i edeptir, ubudiyete münâfidir.' "
"Madem hakikat budur; insan kendi vazifesini yapıp Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmamalı."
"Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerâsı ve etbâı ona demişler:"
" 'Sen muzaffer olacaksın. Cenâb-ı Hak seni galip edecek.' O demiş: 'Ben Allah'ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek Onun vazifesidir.' İşte o zat bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla, harika bir surette çok defa muzaffer olmuştur."
"Evet, insanın elindeki cüz-ü ihtiyarî ile işledikleri ef'allerinde, Cenâb-ı Hakka ait netâici düşünmemek gerektir. Meselâ, kardeşlerimizden bir kısım zatlar, halkların Risale-i Nur'a iltihakları şevklerini ziyadeleştiriyor, gayrete getiriyor. Dinlemedikleri vakit, zayıfların kuvve-i mâneviyeleri kırılıyor, şevkleri bir derece sönüyor. Halbuki, üstad-ı mutlak, muktedâ-yı küll, rehber-i ekmel olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, وَماَ عَلَى الرَّسُولِ اِلاَّ الْبَلاَغُ olan ferman-ı İlâhîyi kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyade sa'y ve gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş."
"Çünkü اِنَّكَ لاَ تَهْدِى مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْدِى مَنْ يَشَاۤءُ sırrıyla anlamış ki, insanlara dinlettirmek ve hidayet vermek, Cenâb-ı Hakkın vazifesidir; Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmazdı. Öyleyse, işte ey kardeşlerim! Siz de size ait olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle karışmayınız ve Hâlıkınıza karşı tecrübe vaziyetini almayınız."(1)
Evet, insanların hidayete gelmeleri, güzel amel işlemeleri, her tarafın güllük-gülistanlık olması vazifesi, bizim değil Allah'ın vazifesidir. Bizim vazifemiz önce kendi nefsimizi ıslah etmek, sonra da bir başkasının imanına ve hidayetine vesile olmaya çalışmaktır.
Allah'ın vazifesini yapmaya çalışmak, karıncanın tonlarca yükün altına girmesinden farksızdır. Ama kendi vazifemiz kaldıracağımız bir yüktür, onunla meşgul olmak ve âlemin ıslahı içinde duaya devam etmek bizim yapmamız gereken vazifelerdir. Bizim vazifemiz, gücümüz nisbetinde iman ve Kur'an hizmetinde ihlas, sebat ve sadakatle devam etmektir. Etrafımızda iman hakikatlerine muhtaç gönüllere hakikatleri ulaştırmak, bu zamanda en büyük hizmet ve en büyük cihaddır.
Habib-i Kibriya Efendimiz (asm.) tebliğ vazifesini yaparken Onun en büyük gayesi Allah’ın rızasıdır. O engin şefkatiyle insanların şirkten tevhide, dalaletten hidayete geçmeleri için büyük bir gayretle çalışmış, müşrikler tabibe düşman olan hastalar gibi o hidayet rehberine karşı çıkmışlarsa da o yılmadan ve her geçen gün daha fazla bir gayretle irşad vazifesine devam etmiştir. Bu halis niyet ve samimi gayret kısa zamanda meyvelerini verdi.
İnsanlara hidayet yolunu göstererek, onları putlara, yıldızlara, ateşe ve batıl şeylere tapmaktan kurtardı; Vahid, Ehad ve Samed olan Zat-ı Zülcelâl’i tanıttırdı, yalnız O’na ibadet edileceğini bildirip tevhidi ilan etti. Yirmi üç sene gibi kısa bir zamanda kalplerdeki kat kat buzları eriterek, yerlerine nice gül ve meyveler yetiştirdi. Bütün insanlığın muhtaç olduğu maddî ve manevî bütün hakikatleri kısa bir zamanda şimşek gibi bir sür’at ile ikmal ederek, herkesi istidadına göre saadetin en yüksek mertebelerine çıkardı. İslâm nurunu dünyanın her tarafında parlattırdı. Vahşi ve adetlerine mütaassıb insanları vahşetten kurtarıp insanlık âlemine önderlik makamına çıkardı.
(1) bk. Lem'alar, On Yedinci Lem'a, On Üçüncü Nota.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü