Block title
Block content

Hatveler ifade edilirken, neden bazı yerlerde şefkatin yerine şükür var? Ayrıca "naks" pek işlenmiyor.

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Risale-i Nur mesleğinin hakikatleri ve özellikleri dört adım ve dört hatve şeklinde izah edilmiştir. Risale-i Nur yolunun dört adımdan oluşması ve  bu adımların da kısaca izahı şöyledir:

1. Hatve: Nefsi temize çıkarmamak.

2. Hatve: Ölüm ve hizmette nefsi düşünmek, zevk ve arzularda unutmak.

3. Hatve: Kusuru kendinde görüp, eriştiği iyilikleri, kudret ve zenginliği Allah’tan bilmek.

4. Hatve: Benliği unutup, kendi varlığını, Allah’ın tecellîsine bir ayna olarak bilmek.

Fakr: İhtiyaç sahibi anlamında kullanılmıştır. Risale-i Nur'daki manası ile insanın zerreden güneşe kadar nihayetsiz ihtiyaçlara müptela olması demektir. Yani insan fıtrat olarak kainatta her şeye muhtaç olarak yaratılmıştır. İnsan hayatının devamı bütün kainat çarklarının işlemesine bakar. Böyle olunca da insan kainattaki her şeye muhtaç olarak yaratılmış olduğu sabit olur. İşte insan bu sonsuz ihtiyacından dolayı fakirdir. Allah bu fakirlik halini insana, her ihtiyacında ihtiyacı olmayan, sonsuz gani olan  Allah’ı  bulması için vermiştir. Yani insan bu hali ile nereye bakarsa, hangi şeye ihtiyaç duyarsa, orada fakirlik penceresi ile sonsuz zengin olan Allah’ı bulabilir.

Acz: Kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar zayıf ve iktidardan yoksun anlamında kullanılmıştır. Yani ihtiyaçları hem kainatı kuşatmış hem de ebede uzanmış olmasına rağmen, bunlardan en basitini dahi tedarik edemeyecek kadar acizdir insan. Burada daha çok, insanın iktidarsızlığına vurgu vardır. Bu acizlik penceresi de aciz olmayan, sonsuz kudret sahibi olan Allah’a açılıyor. İnsan acizlik damarı ile aciz olmayan Allah’ı idrak ediyor. Her şeyin acizlik damarı ile Allah’a muhtaç olduğunu görüp tam tevazu ile kulluğa yöneliyor. İşte Risale-i Nur mesleğinin Allah’a giden iki temel esası ve iki temel marifet noktası bu acz ve fakr yoludur. 

Şefkat: Şefkat, Allah’a götürmede ve ulaştırmada aşktan daha keskin daha parlak bir vasıtadır. Aşkın çok riskleri ve tehlikeleri var. Lakin şefkat katıksız ve risksiz iman rehberi ile Allah’a götüren bir yoldur.

Mesela, anne ve babanın perde olduğu şefkat, Allah’ın rahmet ve hikmetinin bir cilvesi ve bir tezahürüdür. Bütün mahlukattaki anne ve babaların yavrularına olan şefkatini tefekkür eden birisi, Allah’ın sonsuz şefkatini idrak eder ve ona müteveccih olur. Aynı zamanda hayatında şefkati kendine bir prensip yapar insanlara karşı merhametli olur. 

Tefekkür: Allah’ı tanımanın en sağlam ve güzel yollarından birisidir. Eserden müessire doğru gitmektir. Yani eserlerinden hareket ederek, eser sahibini tanımaktır. Bu yüzden kainat ve içindeki sanatlar hepsi birer penceredir, bu pencerelere iman gözü ile bakılırsa marifet şuaları parıldar. Her bir eser üstünde Allah’ın isim ve sıfatları tecelli eder, insan bu tecellileri takip ederek kaynağı olan Allah’a ulaşır. Bu tecelliler içinde Allah’ın bin bir ismi tecelli eder. Her meslek ve meşrep sahibi bu isimlerden birisini esas alır ve o ismin gözlüğü ile kainata ve eserlere bakar, o isme yapışır ve o ismin tecelli ipi ile Allah’a ulaşır. İşte eserler üstündeki bu marifet parıltılarını düşünmek ve okumak tefekkür oluyor ki, Risale-i Nurların bütün parçaları bu minval üzere gidiyor.

Risale-i Nur`un dört esası acz, fakr, şefkat ve tefekkürdür.

Acz ve fakr; ubudiyetin iki mühim esasıdır. Biri nokta-ı istinat, diğeri nokta-i istimdat aramaya götürür.
Şefkat, Rahim ismine isal eder ve Nur'un iman kurtarma hizmetine bakar.

Tefekkür ise Hakim ismine isal eder. Nur'un hakikatlerinin bu zamanın dertlerine tam deva olmasına baktığı gibi, Nur'un meslek ve meşrebinin de bu zamanda en geçerli ve selametli yol olmasıyla ilgilidir. Temel olan, bu dört esastır.

Bazı risalelerde şevk ve şükrün zikredilmesi, bu hizmetin icra edilmesindeki iki önemli esası ayrıca ders vermek içindir.

Bizdeki ene, yani benlik hissi hakiki değil, nispi ve itibaridir. Bu sebeple Allah ile mukayese edilmesi hakikat noktasında değil, itibari ve nispi bir noktadadır. Bizim diye sahiplendiğimiz cüzi kudret, ilim, mülk gibi şeyler haddizatında Allah’ındır. Biz sadece kıyas yapabilmek için mecazi bir şekilde bizim diye hissediyoruz. Bu noktadan Allah’ın ne hakikat noktasında ne de itibari noktada bir benzeri ve zıddı yoktur.

İnsandaki görme, işitme, hissetme, kuvvet gibi şeyler hakikidir, ama Allah’ın isim ve sıfatlarının birer işleri birer tecellileridir. Bizim bunları farazi ve hayali bir surette sahiplenmemiz ise Allah’ın sonsuz sıfatlarını kıyas ile idrak etmek içindir. Yoksa insan bu cüzi hakiki fiiller noktasından da tam bir teslimiyet ve cebir içindedir. Yani bunlara hakiki anlamda sahip ve malik değildir. İnsanın buradaki tek sorumluluğu Allah’ın sonsuz sıfatlarını kavramak için farazi bir temellük yapmasıdır. Şayet bu temellük, yani sahiplenme, felsefenin tesiri ile hakiki bir surete dönerse, yani kul kendini gerçek malik sayarsa, işte mesuliyet orada başlar. İnsan ince bir çizginin üstünde sağa kayarsa hakka gider, sola kayarsa batıla sapar.

Özet olarak, farazi ve hayali olan benlik hissine vücut rengi verirse, firavun olmaya kadar giderken, aynı farazi ve hayali benliğini Allah’ın isim ve sıfatlarında kullanırsa bu kez de salih ve aziz bir kul olur.

İnsanın acizliği ve fakirliği hayali ve kıyasi değil hakikidir. Bu sebeple vahid-i kıyas ile acz ve fakrı aynı sınıfta değerlendirmek yanlış olur. Vahid-i kıyas farazi iken acz ve fakr iki realitedir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
Yükleniyor...