"Hayat nasıl ki kâinatın yüzünde parlak bir sikke-i tevhiddir." Burada sikke-i vahdet denilmesi daha uygun düşmez miydi? Hayatın tevhid mühürleri, ehadiyet hâtemleri, samediyet sikkeleri nasıl olur?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Tevhid kelimesi, ehadiyet ve vahidiyeti cem eden ortak ve genel bir ifadedir. Hayatın kendisi de tıpkı, tevhid kelimesi gibi bütün isimleri mahiyetinde gösteren geniş ve kapsamlı bir sanattır. Yani tevhid ifadesinin genişliği ile hayat sanatının genişliği arasında ortak bir nokta vardır.

Vahdet ifadesi tevhidin bir yüzünü ve yönünü ifade ediyor. Daha ziyade büyük varlıklarda ve cisimlerde tecelli eden tevhidi ifade ediyor. Halbuki küçük varlıklarda da tevhidin tecellileri vardır. Öyle ise hayata vurulan tevhid mührü, ehadiyeti de vahidiyeti içine alan geniş ve külli bir kavramdır. Bu yüzden hayatın yüzünde parlayan sadece vahdet değil, ehadiyeti de içine alan tevhit mührüdür.

Allah’ın isim ve sıfatlarının iki tarzda, iki tecelli mahalli vardır. Birisi kainatın umumu üzerinde büyük ve azametli tecelliyatıdır. Diğeri ise kainatın bir cüz’ünde ve cüz’isindeki küçük ve mütevazı tecelliyatıdır.

Kainatın umumunda tecelli eden o isim ve sıfatlar, çok azametli ve Kibriyalı olmasından, okunması ve ihata edilmesi herkese müyesser olmuyor. Onun için Allah, o kainatın umumundaki azametli ve kibriyalı olan tecelli yazısını, herkesin rahat ve kolaylıkla okuyabileceği boyutlara indiriyor.

İşte, kainatın umumunda azamet ve kibriya ile tecelli eden isim ve sıfatlarına vahidiyet denir. Onun küçük bir modeli hükmünde olan cüz’ündeki tecelliyatına da ehadiyet denir. Vahidiyet külli ve umumi bir tecelli iken, ehadiyet ise cüzi ve hususi bir tecellidir. Her iki tecelliye de tevhid denir. Hayat sanatı her iki tecelliyi muhtevi olduğu için, tevhid kelimesine muvazi geliyor.

"Elhasıl, hayat nasıl ki kâinatın yüzünde parlak bir sikke-i tevhiddir; ve her bir zîruh dahi hayat noktasında bir sikke-i ehadiyettir; ve hayatın her bir ferdinde bulunan nakş-ı san'at bir mühr-ü samediyettir; ve zîhayatların adedince bu kâinat mektubunu Zât-ı Hayy-ı Kayyûm ve Vâhid-i Ehad namına hayatlarıyla imza ediyorlar; ve o mektupta tevhid mühürleri ve ehadiyet hâtemleri ve samediyet sikkeleridirler. Öyle de hayat gibi, her bir zîhayat dahi, bu kitab-ı kâinatta birer mühr-ü vahdâniyet olduğu gibi, her birinin yüzünde ve simasında birer hâtem-i ehadiyet konulmuştur."(1)

Allah “bir olduğunu” ve “hiçbir şeye muhtaç olmadığını” yarattığı her bir varlık diliyle akıl sahiplerine göstermiştir.

Tevhid Allah’ın birliğidir. Allah birlik sikkesini yarattığı her zerrenin, her maddenin, her nesnenin üzerine, cephesine, künhüne vurmuştur. Bu sikke taklit edilmez ve sadece Yaratıcıya mahsus olarak kalır. Hayat bu sikkelerin en sağlamı en mükemmelidir.

Ehadiyet sikkesi: Ben bir tek Yaratıcı’nın kudretinin eseriyim. Nitekim beni diğer bütün mevcudata karşı ortak özelliklerde bir, farklı özelliklerde müstakil ve özel yaratmıştır. Yani emsalimle benzer özellikler taşıyorum. Demek beni yaratan ile emsalimi yaratan aynı Yaratıcıdır.

Samediyet, herşeyin, Cenâb-ı Hakk’a muhtaç olduğu hâlde, Onun hiçbir şeye ihtiyacının olmamasıdır.

Samediyet turrası: Beni o yaratıcımdan başka hiçbir şey, hiçbir güç, hiçbir kudret yaratmaya güç yetiremez. Bu, beni diğer bütün mevcudata karşı orijinal yarattığından, yani benim emsalim olmakla beraber, hiçbir mevcudun kopyası olmayışımdan anlaşılıyor. Yani, Çok emsalimin içinde ben özelim; ben hiçbir emsalimin kopyası veya tıpkı baskısı değilim. Ve beni bu evsafta tek yaratıcımdan başka hiçbir kudret yaratamaz. Beni bu vasıflarla yaratan Yaratıcı ancak bütün kâinatı yaratan tek Yaratıcı olabilir.

Mesela, bir arının hayatının oluşması için bütün kainat çarklarının işlemesi ve hareket etmesi gerekir. Güneş, su, hava, toprak, elementler, hassas sistem ve düzen, uyumlu ve ölçülü bir şekilde, beraber hareket etmeden arının hayatı oluşamaz. Bu yüzden arının hayatının teşekkülü için bütün kainat ve kainattaki sebeplerin hassas ve ölçülü bir surette çalışması ve hareket etmesi gerekiyor.

Bu sebeplerden bir tanesi vazifesini terk etse hayat oluşmaz ve devam etmez. Güneş olmasa, hayat olmuyor, su olmasa yine olmuyor, toprak olmasa yine olmuyor, yıldız ve galaksiler sistemli ve dengeli hareket etmeseler, yine hayat olmuyor. Zira bir yıldız zerre kadar yörüngesini şaşırsa, bütün kainat fabrikasını yerle bir edecek. Demek çok uzakta hayattan alakasız gibi duran bir yıldızın da hayata bir katkısı ve müdahalesi vardır.

Bu da gösteriyor ki hayat, bütün kainattan süzülüp gelen bir damla bir meyve bir neticedir. Küçük bir arı, hayat sayesinde bütün kainatla alakadar olup bütün sebeplerin bir muhassalası, bir neticesi oluyor. Yani arı basit bir cüz iken, hayat ile bütün kainatla alakadar, külli hükmüne geçiyor. Arı hayat sayesinde bütün o külli unsurlara efendi oluyor, o azametli şeyler arıya hayat sayesinde hizmet ediyor.

İşte hayatın üstünde bütün kainatın hakkı ve hizmeti olması, nihayetsiz mühürleri sınırsız imzaları gösteriyor. Yani hayata sahip olmak, bütün kainata sahip olmakla mümkün olabiliyor.

Demek arıya hayatı kim veriyor ise kainata da sahip olan odur. Zira arı ile kainat muttasıl ve birbiri ile sıkı bir bağ içinde. Arı ile kainat arasındaki her bir bağ, Allah’ın hayat üstündeki sayısız bir mührü, bir imzası oluyor. Hayat öyle bir sanat ki, onu Allah’tan başka kimse yapamaz ve taklit edemez.

(1) bk. Lem'alar, Otuzuncu Lem'a, Beşinci Nükte.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...