"Nübüvvetin tevhid-i İlahi hakkındaki netaic-i âliyesinden ve düstur-u galiyesinden..." Bu üçüncü misali tafsilatlı izah eder misiniz?
- Ayrıca paragrafta geçen iki ibarenin manası ve kaynağı nedir? "Akl-ı evvel" tabiri ne demektir, bu bir dava mıdır?
Değerli Kardeşimiz;
"Nübüvvetin tevhid-i İlâhî hakkındaki netâic-i âliyesinden ve düstur-u gàliyesinden اَلْوَاحِدُ لاَ يَصْدُرُ اِلاَّ عَنِ الْوَاحِدِ yani 'Her birliği bulunan yalnız birden sudur edecektir; madem her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var, demek birtek Zat'ın icadıdır.' diye olan tevhidkârâne düsturu nerede? Eski felsefenin bir düstur-u itikadiyesinden olan اَلْوَاحِدُ لاَ يَصْدُرُ عَنْهُ اِلاَّ الْوَاحِدُ 'Birden bir sudur eder.'; yani 'Bir zattan bizzat bir tek sudur edebilir. Sair şeyler, vasıtalar vasıtasıyla ondan sudur eder.' diye, Ganiyy-i ale’l-Itlak ve Kadîr-i Mutlakı âciz vesaite muhtaç göstererek, bütün esbaba ve vesaite, rububiyette bir nevi şirket verip, Hâlık-ı Zülcelâle 'akl-ı evvel' namında bir mahluku verip âdeta sair mülkünü esbaba ve vesaite taksim ederek bir şirk-i azîme yol açan şirk-âlûd ve dalâlet-pîşe o felsefenin düsturu nerede? Hükemanın yüksek kısmı olan işrâkıyyun böyle halt etseler, maddiyyun, tabiiyyun gibi aşağı kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin." (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat)
Metinde iki ayrı mesele geçmektedir:
“Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir.”
“Birden bir sudûr eder.”
“Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir.” cümlesi bütün peygamberlerin müşterek davası olan tevhidin ifadesidir. Aynı mana bir başka risalede, “Her şeyde bir birlik var, birlik ise biri gösterir.” şeklinde ifade edilir ve devamında “Şu kâinatın lambası olan Güneş birdir, öyle ise kâinatın sahibi de birdir.” (Lem'alar, Otuzuncu Lem'a, Dördüncü Nükte) diye başlayan bir sıra deliller kaydedilir.
Hepimizin bildiği en sade terkip olan suyu ele alalım. Hidrojen ve oksijen kimin ise onları bir araya getirerek suyu yaratan da odur. İki göz, iki kulak, bir ağızın birlikteliğinden bir sima ortaya çıkmıştır. Simada birlik vardır. O halde ondaki her şeyi yapan o simanın yaratıcısıdır. Gözü yapan başka, kulağı yapan başka olamaz. Aynı şekilde güneş sistemi de bir şeydir. Merkür’ü yapan başka Venüs’ü yapan başka olamaz. Ve nihayet, bu kâinat bir tek saray, bir tek fabrika ve bir tek kitap gibidir. Ondaki bu birlik de biri gösterir.
Nübüvvet yolunda tevhid esastır. Allah’ın Zat’ı birdir; vacib varlık ancak ona mahsustur. Keza, sıfatları sonsuz ve mutlaktır. Bunda da şerik düşünülemez. Mesela, onun kudreti sonsuzdur, sonsuz kudret ancak bir zatta bulunur. Aynı birlik bütün esma için de geçerlidir. Malik ismi şerik kabul etmez, bütün mülkün maliki odur. Hâdi ismi şerik kabul etmez, hidayet ancak ondandır. Şâfi ismi de öyledir. Şifa veren ancak odur. Ve hakeza….
Bir varlığın meydana gelmesi için gerekli sıfatlar ve isimler de birliği gösterir. Meselâ, bir meyvenin yaratılışını düşünelim; Allah, onu yaratmayı irade etmiştir; meyve yapmayı bilmektedir ve kudreti buna kâfidir. İşte, o meyvenin birliği bu sıfatların da birliğini gösterir. Yani irade eden başka, bilen başka, yaratan başka olamaz. Misaller artırılabilir.
"Birden bir sudur eder.” cümlesi, Üstadımızın ifadesiyle eski hükemanın, yani Aristonun öncülük ettiği meşşaiyyunların görüşüdür. “Birden yalnız bir sudur eder.” demekle, Allah’ın sadece akl-ı evveli yarattığını söylerler. İkinci aklı birinci aklın yarattığını, onuncu aklın da bu âlemi yarattığını ve halen idare ettiğini iddia ederler. Bunların hepsi onların vehimlerinin ve hayallerinin mahsulüdür.
İnsanın aklına şu sual geliyor: Niçin dokuz değil, on bir değil de on akıl?.. Bunun hiçbir mesnedi olmadığı açıktır. Onlar sonsuz sıfatları bir tek zâta vermek yerine her akla vermişler, böylece on tane sonsuz ilim, sonsuz kudret, sonsuz irade vehmetmişlerdir.
“Hükemanın yüksek kısmı olan işrakıyyun” ifadesinde geçen “yüksek” kelimesi aşağı olanlara göredir. Yani, bu varlık âleminin bir yaratıcısı olduğunu kabul etmeyen “maddiyyun, tabiiyyun gibi aşağı kısımlara” göre, bir yaratıcı olduğunu kabul etmek bir mertebedir, bir yükseklik sayılır.
Bir başka sualin cevabında da ifade ettiğimiz gibi, maddiyyunlar, maddenin ezelî olduğunu ve her şeyin “maddenin farklı hallere girmesiyle” meydana geldiğini savunarak yaratıcıyı inkâr ederler. Tabiiyyunlar da aynı fikri savunurlar, her şeyin bir yaratıcı olmaksızın tabiî olarak, kendi kendine mevcut hali aldığını söylerler. Kâinatın tümüne tabiat diyerek her şeyin tabiatının bu bütünden geldiğini ve her şeyi bu bütünün yaptığını vehmederler...
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
"Birden bir sudûr eder." yani "Bir zattan, bizzat bir tek sudûr edebilir. Felsefenin bu düsturunun muhalifini nasıl ispat edebiliriz yani birden bir sudur etmediğini nasıl ispat edebiliriz bunu örneklerle açıklar mısınız
Felsefenin bu düsturu, Tevhid (Allah'ın birliği) ve Rububiyet (Rablık, terbiye edicilik) prensiplerine ters düştüğü için Risale-i Nur'da şiddetle reddedilir. Bu düsturun muhalifini ispat etmek, yani "Birden, birden fazla ve her şeyin vasıtasız olarak sudur edebileceği" gerçeğini ispat etmek demektir.
Felsefenin bu düsturuna göre, Kadîr-i Mutlak (Sonsuz Kudret Sahibi) olan Cenab-ı Hak'tan ilk başta sadece "Akl-ı Evvel" gibi bir tek varlık (sudur) eder. Geriye kalan bütün kâinat ve içindekiler ise, bu ilk sudur eden vasıtalar zinciriyle yaratılır.
Bu görüş, Ganî-i ale'l-Itlak (Hiçbir şeye muhtaç olmayan) ve Kadîr-i Mutlak olan Allah'ı aciz vasıtalara muhtaç gösterir.
Böylece bütün sebeplere ve vasıtalara Rububiyette bir nevi şirket verir. Yani bir şeyi doğrudan yaratamayıp vasıtaya ihtiyaç duymak, o vasıtaya yaratma işinde ortaklık vermek demektir ki, bu da şirk-i azîme (büyük şirk) yol açar.
Risale-i Nur, her şeyin, her an, doğrudan doğruya Vâhid-i Ehad (Tek ve bir olan) Zât'ın kudretiyle, bir emirle (kun fe yekun) yaratıldığını ispat eder.
Felsefenin bu düsturuna göre bir elmanın oluşması için sayısız vasıtanın (toprak, su, güneş, hava, kimyasal elementler, ağacın hücreleri...) bağımsız birer yaratıcı gibi iş görmesi gerekir.
Elmanın çekirdeğinden tutun, ağacın her bir dalına ve elmanın her bir zerresine kadar bütün varlıklar, aynı anda, birbiriyle tam bir uyum içinde, hiçbir vasıtaya ihtiyaç duymadan, doğrudan doğruya tek bir Zât'ın mührünü taşır. Bir elmayı yaratan irade, aynı zamanda o ağacı, o toprağı, o güneşi ve bütün kâinatı idare eden irade olmalıdır. Çünkü bu unsurlar birbiriyle o kadar iç içe ve yardımlaşma halindedir ki, onları ayrı ayrı ellerin yaratması mümkün değildir.
"Birden bir sudur eder" düsturunun muhalifi, yani "Birden her şey sudur edebilir ve eder" gerçeği, kâinattaki Vahdet mühürleri ile ispat edilir. Eğer her şey ayrı vasıtalarla yapılsa, kâinatta bir bütünlük ve uyum olmazdı.
Mesela ufacık bir tohum, koca bir ağacın bütün organlarını, meyvelerini ve özelliklerini içinde barındıran bir program gibidir. Bu programın sahibi, hem o toprağı, hem güneşi, hem suyu, hem de ağacın her bir hücresini ve meyvesini aynı anda, mükemmel bir şekilde idare eden tek bir Zât olmalıdır. Aksi takdirde, parçalar uyum sağlayamazdı.
Bir hücreden bütün bir insan vücudunu yaratan kudret, aynı anda o vücuttaki milyarlarca hücreyi, organları ve sistemleri birbiriyle mükemmel bir denge ve uyum içinde çalıştırır. Bedenin her bir cüzünde, o bedenin bütününü bilen ve idare eden tek bir Yaratıcının mührü okunur.
Hava, hem insanın nefes almasını sağlar, hem tohumları aşılama görevi yapar, hem sesleri nakleder, hem de rüzgar ile gemileri yüzdürür. Bir tek nesne (Hava) pek çok farklı ihtiyaca, birden, bütün kâinat çapında cevap veriyor. Bu da o havayı yaratanın, hem insanı, hem bitkileri, hem ses kanunlarını, hem de denizleri bilen ve idare eden tek bir Kadîr olduğunu gösterir.
Sonuç Risale-i Nur, eski felsefenin bu düsturunu, Esmâ-i İlâhî'yi (Allah'ın isimlerini) inkâr ve Rububiyet-i İlâhî'ye (Allah'ın Rablığına) şirk karıştırmakla itham eder. Çünkü, sınırlı bir kudrete sahip olanlardan (mesela bir insandan) sınırlı bir iş (mesela yazı yazmak) sudur edebilirken; Kudreti Mutlak olan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan bir Zât'ın, yarattığı her şeyi doğrudan doğruya, vasıtasız ve tek bir emirle yaratması, Zât'ının gereğidir.
"Birden bir sudur eder" değil, tam aksine, Vâhid-i Ehad olan Allah'tan, bütün kâinat, bütün keyfiyet ve kemâlatıyla birlikte, bizzat ve her an sudur eder. Bu, Allah'ın kudretinin sonsuzluğunu ve bütün varlık üzerindeki mutlak hâkimiyetini ispat eden en temel hakikattir.
Ayrıca Allah bütün kemal sıfatlara sahip deyip Onu ilk ve zaruri bir sebep olarak gördükten sonra onu kendi icat ettiği başka bir sebebe muhtaç görmek kendi içinde çelişkili ve tutarsız bir düşüncedir. Yani hem Allah sonsuz kudret sahibi olacak hem de kendi yarattığı sınırlı bir sebebe mahkum olacak bu akıl ve mantığın kabul edeceği bir şey değildir.
Muhtaçlık İlahlık ile bağdaşmaz bir şeye muhtaç olmak acizlik belirtsidir acizlik ile sonsuz kudret aynı anda bir Zatta bulunamaz bulunsa buna cemi zıddeyn denir ki bu mantıken mümkün değildir. Bir zatın aynı anda hem sonsuz kudret sahibi olup hem aciz ve muhtaç olması mümkün değildir.
Allah’ın kendi yarattığı bir şeye ihtiyaç duyması ve işleri ona devretmesi kadar saçma, mantıksız ve akıl dışı bir görüş olamaz. Bu, "sonsuz kudret sahibi" (Kadîr-i Mutlak) ve "hiçbir şeye muhtaç olmayan" (Ganî-i ale'l-Itlak) bir Zât'ın, kendi mülkünü yaratıp idare etmek için yarattığı sınırlı varlıklara (sebeplere) ihtiyaç duyduğunu iddia etmektir.
Bir şeye muhtaç olmak, acziyetin ve noksaniyetin belirtisidir. Allah'ın ise bütün noksan sıfatlardan münezzeh olması (Sübhaniyet), aynı zamanda Sonsuz Kudret (Kudret-i Mutlaka) ve Mutlak Zenginlik (Gına-yı Mutlak) sıfatlarına sahip olmasını gerektirir.
Mantık açısından bir şey aynı anda hem sonsuz derecede güçlü hem de kendi işini görmek için başkasına mecbur olamaz. Eğer mecbur ise, zaten kudreti sonsuz değildir.
Vâcibü'l-Vücud (Varlığı Zorunlu Olan) olan Cenab-ı Hak, kâinatı yarattığı ve idare ettiği her işte, hiçbir sebebe ve aracıya ihtiyaç duymaz. Bilakis, kâinatı yaratmaktaki en büyük hikmetlerden biri, o sebeplerin dahi O'nun kudretine ne kadar muhtaç olduğunu göstermektir. Zira, en basit bir sebebin en büyük neticeyi vermesi, o sebebin bizzat yaratıcı değil, sadece bir perde ve bir vesile olduğunu ispat eder.
Bu durumda, Allah hem Ganî-i Mutlak'tır (mutlak zengindir, muhtaç değildir), hem de Kadîr-i Mutlak'tır (mutlak kudret sahibidir). Sebeplere muhtaç olmaması, O'nun kemal sıfatlarının bir gereğidir ve bu, Tevhid inancının temel direklerinden biridir.
Burada üstadımız neden işrakiyyun kelimesi kullanmış
birden bir sudur eder fikrinin savunucuları aristo ibni sina farabi ve bunların isimleri de meşşaiyyun değilmidir
işrakiyyun eflatun ve islam savunucularından şehabettin suhreverdi verildiğini başka yerlerdeki izahlarınızdan okumuştuk
Küllî Bir İsimlendirme (Felsefî Yaklaşım)
Eski metinlerde veya bazı tasavvufî şerhlerde, sadece akla güvenen ve varlığı "ışık/nur" veya "tecellî" kavramlarıyla (bir hiyerarşi içinde) açıklayan tüm felsefî ekoller bazen geniş bir çerçevede değerlendirilir. Ancak teknik olarak:
Meşşâîler: Varlığı "vücud" ve "akıllar" üzerinden açıklar.
İşrâkîler: Varlığı "nur" ve "sudûr" (ışığın yayılması) üzerinden açıklar.
Eğer metinde "sudûr" fikrinden bahsedilirken İşrâkiyyûn deniliyorsa, Üstad muhtemelen Sühreverdî’nin sistemindeki "Nurlar Nuru'ndan (Nûru’l-Envâr) çıkan ilk nur" fikrine atıfta bulunuyor olabilir. Çünkü Sühreverdî de Meşşâîlerin sudûr mekanizmasını reddetmemiş, onu "ışık" diliyle yeniden yorumlamıştır.
Eflatun ve Sudûr Bağlantısı
Sizin de belirttiğiniz gibi, İşrâkîlik köklerini Eflatun’dan alır. Eflatun’un "İyi" ideası, her şeyin kendisinden taştığı bir güneş gibidir. Farabi ve İbn Sina, Aristo'nun mantığını kullansalar da, varlığın oluşumu (kozmoloji) konusunda aslında Yeni-Platoncu (Plotinus) bir çizgidedirler. Bu karma yapı nedeniyle, bazen "akılcı/felsefî" kanadın tamamı için bu tür geçişken terimler kullanılabilmektedir.
Kaynak ve İzah Farklılığı
"İşrak" kelimesi sözlük olarak "doğuş, parlayış" demektir. Sudûr da bir nevi "doğuş ve taşma" olduğu için, bu fikrin savunucularına genel bir sıfat olarak verilmiş olabilir.
Eğer üstad, vahiy karşısında aklı ön plana çıkaranları eleştiriyorsa, Meşşâî ve İşrâkî ayrımı yapmadan her iki grubu da "felsefeciler" kümesinde toplayıp en belirgin (veya o anki konuya en uygun) ismi seçmiş olabilir.
Özetle teknik olarak haklısınız; "Birden bir sudûr eder" kaidesi Meşşâî okulunun (Farabi/İbn Sina) bayraklaştırdığı bir fikirdir. İşrâkîlik ise bu fikri "Nur" metaforuyla devam ettirmiştir. Eğer üstad bu kelimeyi tercih ettiyse, muhtemelen bu fikrin metafiziksel ve "ışık/aydınlanma" temelli yönüne vurgu yapmak istemiştir.