"İnsaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın; ve cüz’iyetin içinde bir küllîsin; küçüklüğün içinde bir âlemsin." cümlesini açar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"... mahiyet-i insaniye, şu kâinatın bir misal-i musağğarı olduğundan, âdeta âlemde ne varsa insanda nümunesi vardır."(1)

Üstad Hazretleri insan için “misâl-i musağğar” tabiri kullanır; yâni bu kâinatın küçültülmüş şekli. Küçültme fiili âlemde öyle harika bir şekilde icra edilmiş ki, şu muhteşem âlem, mevcut hâlini yine muhafaza etmekle birlikte, ondan onu temsil edecek küçük âlemler süzülmüş. Ağacı süzüp meyveye sıkıştıran kudret ve hikmet eli, aynı kanunla nice âlemleri insana yerleştirmiş.

İnsan da okuduğu bir eserin özetini çıkarır. Bu özet asıl eserin küçük bir misâlidir. Ama “şu özet yardımıyla eserin tamamını yeniden ortaya koy” deseniz bundan âciz kalır. Fakat bir çekirdek öyle mi? Toprağa attığınızda ağacının tamamını yeniden size takdim edebiliyor.

Küçültülmüş misâl” ifadesini şöyle de anlamak mümkün:

Âlemlerde tecelli eden İlâhî isimler, insanda da tecelli etmiştir ve bu tecelliler kâinattaki hadsiz tecellilerin bir küçük misali gibidir.

Meselâ, Musavvir isminin bir cilvesi ile her varlığa bir suret, bir şekil takılmış. İşte, Güneşe, Aya, dağa, dereye, her ovaya, her deryaya ve nihayet her bitki ve hayvana ayrı bir sûret takan Allah, bu sûretler âleminin bir küçük misalini de insana lütfetmiş. Onun da gözünün sûreti, kulağınınkine benzemiyor; kalbinin şekli böbreğininkinden farklı.

Muhyi, yâni hayat verici isminin tecellisiyle meleklerden cinlere, hayvanlardan insanlara kadar nice varlıklar hayat nimetine kavuşmuşlar. Bu tecellilerin bir küçük misali de insana lütfedilmiş. İnsan, hayat sahibi bir ruha kavuşmuş ve o ruhun hayat sıfatıyla bedenin bütün hücreleri hayattar olmuşlar.

Zâhir ve Bâtın isimlerinin cilveleriyle, her şeyin bir iç, bir de dış yüzü halkedilmiş. Denizin içi balıklarla şenlendirilmiş; sema ülkesi meleklerle. Bunun bir küçük misâli de insanda görülüyor. Onun da bir görünen vechi var, bir de görünmeyen iç âlemi...

Âlemlerden, insanı yine sonsuz bir hikmetle süzen Allah, o şerefli mahlûkuna da bir kudret lütfetmiş. İşte bu kudret, âlemdeki varlıklara dağıtılan kuvvetlerin bir küçük misâli.

Nur külliyatından bir hakikat dersi:

“Evet, nasıl ki, insanın anasırları, kâinatın unsurlarından; ve kemikleri, taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve eşcarından; ve bedeninde cereyan eden kan, ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları, arzın çeşmelerinden ve madenî sularından haber veriyorlar, delâlet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de, insanın ruhu âlem-i ervahtan, ve hâfızaları levh-i mahfuzdan, ve kuvve-i hayâliyyeleri âlem-i misâlden... ve hakeza, herbir cihazı bir âlemden haber veriyorlar.” (Lem’alar)

Bu hikmetli ifadelerden aldığımız derse göre, insan kendinde mevcut, madde ve mânâ âlemleriyle, kâinattaki âlemlere bir küçük misal gibi... Şehadet ve gayb âlemlerinin, yâni görünen ve görünmeyen âlemlerin birer küçük misali: Beden ve ruh...

Şu görünen insan bedeni, görünmeyen bir ruh kanunuyla sevk ve idare edildiği gibi, şu muhteşem kâinat da nice kanunlarla sevk ve idare ediliyor.

Meselenin bir de şu yönü var: Kâinattaki birçok hakikatin insan ruhunda benzer tezahürleri görülüyor. Eşya için kullandığımız, yumuşak-sert, alçak-yüksek gibi ifadeleri, insanın iç dünyası, seciye ve ahlâk âlemi için de kullanırız.

Yine, insanın ruh dünyası, âlemdeki muhtelif mahlûkatın yaptıkları ayrı ayrı tesbihlerin, hamdlerin, tekbirlerin, ibadetlerin de bir küçük misalidir. Mahlûkatın hal diliyle yaptığı nice tesbihleri insan, kal diliyle de terennüm ederek, âlemle bütünleşir.

Şu görünen âlemin yaptığı bütün tesbihleri temsil eden, onlardaki kemalâtı, güzellikleri temaşa eden bir melekler âlemi mevcut. Herbiri ayrı vazifelerde çalışan bu nuranî varlıkları da insanın his dünyası temsil ediyor. Böylece âlemin meyvesi olan insanda, melekler âlemi de bir bakıma temsilcilerini bulmuş oluyorlar.

Allah’a ve diğer îman rükünlerine Kur’ânın bildirdiği gibi iman edip, her şeyini ve her işini ona göre tanzim edebilen insan, Rabbinin inayetiyle, kalb âlemini nûrlandırır, terakki ettirir, kemâle erdirir ve “abdiyeti içinde sultan” olur. O kul, böylece ahsen-i takvîmde yaratılan mâhiyetini yerinde kullanmakla manen çok yükselir.

Aksi hâlde, yani İlâhî fermanı dinlemeyip nefis ve şeytanın emriyle hareket ettiğinde esfel-i sâfilîne düşer. O üstün mâhiyet, hayvândan daha aşağı olur. Zira büyük sermayeyi yanlış kullanan, büyük zarara uğrar.

(1) bk. Sözler, Yirmi İkinci Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...