"Hem iman, geçmiş ve gelecek zamana nüfuz edemeyen o cüz-ü ihtiyarînin dizginini cismin elinden alıp kalbe ve ruha teslim eder. Ruh ve kalbin daire-i hayatı ise cisim gibi,.." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Hem iman, geçmiş ve gelecek zamana nüfuz edemeyen o cüz-ü ihtiyarînin dizginini cismin elinden alıp kalbe ve ruha teslim eder. Ruh ve kalbin daire-i hayatı ise cisim gibi hazır zamana münhasır olmadığından, pek çok seneler maziden, pek çok seneler istikbalden daire-i hayatına dahil olduğundan; o cüz-ü ihtiyarî, cüz’iyetten çıkıp külliyet kesb eder."

İslâm ve iman nimeti, insanı cüziyetten külliyete çıkarır.

İnsan, atmosferden, güneşe, Ay’a; madenlerden, ışınlar âlemine kadar çok şeyi “aklın eli yetişecek nisbette” bilir ve bu haricî âlemden de bütün gücüyle istifade etmeye çalışır.

Sonra, nihayetsiz ni’metleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tagaddi eden ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet’i ve îmânı sana verdiğinden, daire-i mümkinat ile beraber, Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dairesine şâmil bir sofra-i ni’met ve saadet ve lezzet sana fethetmiştir.” (24. Söz)

İslâmiyet ve iman nimetinden mahrum olan inançsız insanlar da akıllarını kullanarak mülk ve melekût âlemlerini bilmekte ve onlardan istifade etmektedirler. Şu var ki, onlar kendilerini de, bu âlemi de sahipsiz ve Hâlık’sız vehmettikleri için, bu âlemler hakkındaki bilgileri onların kalp ve ruhlarını terakki ettirmez. Sadece elde ettikleri başarılarla dünya nimetlerinden biraz daha fazla faydalanırlar. Ve yine bu başarılarla nefisleri gurur ve kibirle kabarır, enaniyetleri kuvvetlenir.

İslâmiyet ile müşerref olan bir insan ise, bu mülk ve melekût âlemlerini Allah’ın yarattığına ve kendisinin istifadesine sunduğuna inanır. Bu eserlerdeki güzelliklerin ve kemallerin “Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin” tecellileriyle hâsıl olduğunu bilmekle, eserden müessire geçer, aklıyla beraber kalbi ve bütün latifeleri ulvî zevklere erer.

Bir kâfirin insaniyet ve şuur noktasından dairesi maddî âlemle münhasır iken, müminin dairesi bütün gaybi âlemleri de içine alıyor. Ezel ve ebed âlemleri kadar sofrası ve bakışı genişlik kazanıyor.

Mümin bir insanın kalp ve ruhunda, Allah’ın marifet ve muhabbeti tahkiki bir surette kökleşip yerleşir ise; insanın nimet ve istifade dairesi öyle bir külliyet ve genişlik kazanır ki, değil maddî ve manevî âlemleri bilmek, vücub âlemini yani; Allah’ın ezelî ve ebedî Zat-ı Akdesini ve sıfatlarını bilir iman ile tasdik eder. Bu marifet ve muhabbet nimetinin de nihayetsiz dereceleri vardır.

İşte insanın cüzi iradesi gayet zayıf ve dar bir sahaya sıkışmışken, yani zamanın şimdiki haline hapis olmuş iken; iman ve marifet, iradeye kanat olup, ötelere ve kalbin ve ruhun dairesine ve nuraniyetine götürüyor. İnsanın iradesi elinin uzandığı yer iken, iman ve marifet ile dairesi alabildiğine genişler.

İnsan, maziye iman nazarı ile bakarsa, hiçbir şeyin kaybolup yok olmadığını anlar ve bundan büyük bir teselli duyar. Zira dünyada sevdiğimiz ne varsa hepsi mazi denilen derin derenin içine akıp gidiyor. Şayet bunlar yokluğa ve hiçliğe gitmiş iseler, bu, insanda derin yaralar açar.

Mesela, annemiz, babamız ve yakınlarımız vefat edip kaybolmuşlar. O güzel insanları bir daha görememek düşüncesi insan açısından dehşetli bir elem ve azaptır. Bu azap ve elemi ancak iman teselli edip tedavi edebilir. Zira onlar yokluk ve hiçliğe değil, berzah âlemine göçüler. Mümin için cennet bahçelerinden bir bahçe olduğunu Peygamber Efendimizin müjdelediği bu âlemden sonra tekrar dirilerek mahşere çıkacağız. İnşaallah mizanda sevaplarımızın galip gelmesiyle cennete gideceğiz ve bütün sevdiklerimizle ebediyen beraber olacağız.

Mümin için böyle aydınlık olan istikbal, kâfir için karanlık bir bela yuvasıdır. Her hâdise onu endişelendirir, yer, bitirir. Zira kâfirin nazarında her şey bir tesadüf oyuncağıdır, her hâdise başıboştur. Tesadüfün ne getireceği ise bilinmez. Bu bilinmezlik ve belirsizlik onu içten içe kemirir, uykularını kaçırır, lezzetten mahrum eder.

Hâlbuki hiçbir hâdise başıboş değildir, her şeyin dizgini Allah’ın elindedir. O’nun izni olmadan hiç şey kendi başına hareket edemez, yaprak bile kımıldamaz. Geçmiş ve gelecek, tesadüfün oyuncağı değildir, Allah’ın emir ve tedbiri altında hareket etmektedir. Bir mümin, iman ve tevekkül sayesinde her şeyin Allah’ın kudret elinde olduğunu bildiği için, huzur içinde yaşar.

"Cüz’iyetten çıkıp külliyet kesb eder."

Allah, insanı nihayetsiz terakki ve inbisat edecek bir mahiyette ve camiiyette yaratmıştır. İnsan bu cami fıtrat ve mahiyeti sayesinde bir fert iken, bir nev hükmüne geçer. Bazen bir insanın mazhar olduğu bir işe, milyonlar insan mazhar olamaz. Bu yüzden insan, sair mahlûkat gibi cüz ve cüz’i kalmayıp, çok külliyet kesbetmeye müsaittir.

Mesela, insan fikrinin nasıl cüziyetten külliyete intikal ettiğine bakalım: Bir mümin, Allah’ın Rezzak ismini tefekkür ederken, önce kendi rızkına bakar, sonra hanesindekilerin rızkına, sonra mahallesine, şehrine, ülkesine bakar, sonra bütün dünya üzerindeki geçmiş ve gelecek bütün canlıların rızıklarını mülahaza eder, böylece tefekkürü ve hayreti, cüziyetten külliyete intikal etmiş olur.

Keza, insanın kalbi önce, mesela, bir çiçeğin ve bir tavus kuşunun güzel suretine meftun olur, sonra bütün çiçeklere, bütün bitkilere, hayvanlara intikal eder, oradan bütün dağlara, ovalara, denizlere, ırmaklara, ve nihayet yıldızlara nazar eder; böylece bütün Cemalî isimlerin hadsiz güzelliklerini bir derece düşünmekle tefekkürü cüziyetten külliyete terakki etmiş olur.

İşte insan, bütün latifelerini, duygularını bu şekilde cüz’ilikten külliye çıkarmaya istidatlı bir mahiyette yaratılmıştır.

"Zaman-ı mazinin en derin derelerine kuvvet-i imanla girebildiği ve hüzünlerin zulmetlerini def edebildiği gibi, nur-u imanla istikbalin en uzak dağlarına kadar çıkar, korkuları izale eder."

On sene önce vefat eden sevimli bir evlat, babasının kalbinde derin bir yara açmış ve acı bir sızı bırakmış. Baba evladını her hatırladığında, müthiş bir elem ve azap duyuyor. Ve bu acıyı iradesi ile kalbinden söküp atması mümkün olmuyor ve o acı ile yaşamak zorunda kalıyor.

Ama on sene önceki yaşanmış bu acıyı iman ile tedavi etmek kabildir. Çünkü iman ona diyor ki; "Senin o evladın öldü ve dünyadan ayrıldı, ama daha güzel ve daha mükemmel bir diyara gitti, orada mükemmel bir güzellik içinde yaşıyor. Üstelik o çocuk yok olmadı, hiçliğe gitmedi, seni daimi bir memlekette bekliyor, sen de gidince orada ebedî ve mesut bir aile olacaksınız" gibi teselliler ile iman, kalbin bu yarasını tedavi ediyor.

"Peygamber (a.s.m) bir yere oturunca, arkadaşları etrafını çepeçevre kuşatırlardı. O sahâbîlerden biri, nereye gitse arkasından gelen küçük oğlunu önüne oturtarak Resûl-i Ekrem'i dinlerdi.

Bir gün bu çocuk öldü. Babası "oğlumu hatırlayarak üzülüp etrafı rahatsız ederim" diye Hz. Peygamberin meclisine gelmez oldu. Resûl-i Ekrem onun yokluğunu hissedince,

"Falanı aranızda niçin göremiyorum?" diye sordu.

"Ey Allah'ın Elçisi! Her zaman onun yanında gördüğümüz oğlu öldü." dediler.

Hz. Peygamber (a.s.m) o sahâbîyi bulup çocuğunu sordu. Dertli baba yavrusunun öldüğünü söyleyince, Resûl-i Ekrem ona başsağlığı diledi, sonra da kendisini şöyle teselli etti:

"Söyle bakalım! Vefat eden çocuğunun, yaşadığın sürece hep senin yanında bulunmasını mı; yoksa yarın cennetin hangi kapısına gidersen, onun senden önce koşup kapıyı açarak 'Buyur babacığım!' demesini mi isterdin?"

O Sahâbî,

"Ey Allah'ın Elçisi! Elbette onun benden önce koşup cennetin kapısını açmasını isterdim." deyince, Resûl-i Ekrem, buyurdu:

"Öyleyse istediğin olacak!.."(1)

Aynı vaziyet gelecek için de geçerlidir. İmanı kalbe işlemiş ve kökleşmiş birisi, istikbalden ve istikbalin muhtemel hallerinden korkmaz. Tahkiki imandan gelen tevekkül ve teslimiyet sayesinde mümin, kâinat bomba olup patlasa yine incinmez, yine endişe ile telaş etmez. Çünkü o bilir ki, her şeyin dizgini Allah’ın elindedir ve O’nun izni olmadan hiçbir hâdise vuku bulmaz. O, takdir etmiş ise ondan kaçış yoktur, takdir etmemiş ise hiç kimse ve hiçbir hâdise ona zarar veremez.

Böylece geleceğin muhtemel korkularından emin olur.

(1) bk. Nesâî, Cenâiz 120.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

k.toprak
Bu güzel, ve bizi sevindiren, anlamamıza yardım eden cevaplarınız için teşekkür ederiz. Allah dünyadada ahirettede sizi huzurda ve nurani neşede bulunanlardan eylesin. Allah gayb ettiklerinizi yanınızda eylesin.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...