"Hem şuur-u imanî ile ve intisap ve münasebetle umum mevcudata bir alâka, bir nevi ittisal peydâ olur." Buradaki “ittisal” ve “hadsiz vücud”dan maksat nedir?
Değerli Kardeşimiz;
"Hem şuur-u imanî ile ve intisap ve münasebetle umum mevcudata bir alâka, bir nevi ittisal peydâ olur. Ve o halde, ikinci derecede vücud-u şahsîsinden başka hadsiz bir vücut, o şuur-u imanî ve intisap ve münasebet ve alâka ve ittisal cihetinde güya onun bir nevi varlığıdır gibi var olur; varlığa karşı fıtrî aşk teskin edilir."(1)
“İttisal; ulaşmak, bitişiklik, birbirine dokunmak, yakınlık, bağlılık gibi mânalara gelmektedir. İnsanın diğer bütün varlıklarla münasebetini ifade ederken; “hadsiz“ ifadesi de mahlûkatın nihayetsiz oluşuna işaret ediyor. Yani şuur-u iman, insanı diğer varlıklar ile ittisal ettirirken, Allah ile de dost yapıyor.
Eşya arasında hakikî bir “uhuvvet” vardır, yani hakikî mânada birbirinin kardeşidirler. Bu kardeşlik sebebiyle aralarında “irtibat” vardır, birbirlerine bağlıdırlar. Bu bağlılık o dereceye varır ki birbirleriyle bitişirler, “ittisal” peyda ederler ve tek bir şey gibi olurlar. Böylece birbirleriyle “ittihat” ederek, aynı gayeye birlikte hizmet ederler.
Nur Külliyatı’nda kâinat bazen muhteşem bir saraya, bazen en mükemmel meyvesi insan olan bir ağaca, bazen bütün çarkları aynı gayeye hizmet eden bir fabrikaya benzetilir. Bu sarayın müştemilatı, bu ağacın dalları, yaprakları, meyveleri ve bu fabrikanın aletleri arasında tam bir tesanüd, kardeşlik, ittisal ve ittihad vardır.
Bu sayede varlıkları devam ve hedefleri tahakkuk eder. Şu var ki, cansızlar âleminin bu yardımlaşmaya şuurları taalluk etmez. Ancak, el ele verip büyük bir nizam ve intizam ile çalışmalarında bu mânayı açıkça ders verir.
Biz bu ittifak rabıtalarıyla bütün mü’minlerle kardeş olduğumuz gibi, kâinattaki bütün eşya da aynı İlâhî isimlere ayna olmaları cihetiyle birbirleriyle kardeştirler.
Bütün varlık âlemi mahlûk olmada birleşirler.
Bütün canlılar, hayat sahibi olmakta ortaktırlar.
Bütün insanlar, akıl sahibi olmakta birleşirler.
Bütün mü’minler de imanda müşterektirler.
İnanan insan, kendisini Allah’ın kulu, kâinatı O’nun misafirhanesi, diğer canlıları da kendisi gibi misafirler olarak telakki eder. Neye baksa, İlâhî isimlerin tecellisini okur. Bu ise ona bir ünsiyet verir. Her şey Rabbinin terbiyesinden geçmiş, O’nun ihsan ettiği kabiliyetlerle donatılmış ve bu dünyaya gönderilmiştir. Böyle bir insan her mahlûku bu mâna ile sever. İnsanlara gelince, onlara olan sevgisi çok daha ileri seviyededir. Zira bütün insanlar Allah’ın ahsen-i takvimde yarattığı en mükemmel, en kabiliyetli eserleridir.
Şuur-u iman, insan bütün varlıklarla ayrı ayrı münasebet kuruyor. Bu varlıklar içinde basit bir çiçek de var, Allah’ın sonsuz ve ezelî varlığı da var. Yani insan tek bir varlık iken, iman şuuru ile sınırsız varlıklara kavuşuyor ve hepsinden ayrı birer lezzet alıyor ve marifet kazanıyor. Malum insanların hakiki dostları çoğaldıkça mutluluğu da çoğalır.
Kâfir, inkâr ile varlıklarla olan münasebetini kestiği, onları birer başıboş hatta düşman telakki ettiği için, zifiri bir karanlığa gömülüyor ve yapayalnız kalıyor.
Allah’ın varlığı ve iman öyle büyük bir nimettir ki; insanın âlemine girdikçe onun huzuru ve saadeti artar.
"İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder."
Allah, insanı kulluk ve ibadet etmek için dünyaya gönderdiğinden, onun mahiyetini de ona göre donatmıştır. İnsan iman ve ibadeti terk edip, hayvan gibi, sadece âdi ve süflî zevklerin ve lezzetlerin peşine takılırsa; mahlûkatın en alçağı, en rezili olur. İman edip salih amel işler ve istikamet üzere yaşarsa, o zaman mahlûkatın sultanı olur.
"Küfür insanı aciz bir canavar hayvan eder."
Küfür, Allah ile insan arasındaki irtibatı kopardığı için, inanmayan insan kendini sahipsiz, yalnız ve çaresiz bilir. İnsan küfür yoluna girdiği takdirde, arzın halifesi ve bütün canlıların sultanı olma şerefini kaybetmekle kalmaz, âyet-i kerimede beyan edildiği gibi, hayvandan daha aşağı düşer. Yâni, küfre girmekle hakikî insanlıktan çıkan kişi, masum bir hayvan gibi olmaz, aksine, Rabbini inkâr etmekle ve insanları yoldan çıkarmaya çalışmakla, şeytan vazifesi yapan çok zararlı bir hayvan olur.
İnsan da dâhil, eşyanın varlığı; Allah’ın varlığına nisbetle gölge gibi zayıftır. Allah’ın varlığı vacibtir; yani varlığı zâtındandır, olmaması muhaldir, ezelî ve ebedîdir. Vacib vücudun yanında, sonradan yaratılan ve fani olan varlıkların ne ehemmiyeti olabilir.
Şayet insan şuur-u iman ile eşyaya bakar ve alâkadar olursa, bakışı tefekkür ve marifet olur, manen terakki ve tekâmül eder, Allah’ın varlığına götüren birer köprü olur. İnsanın varlığı iman ile cüzilikten çıkar, küllîleşir.
İnsanın fıtratındaki aşk, o zaman doyuma ulaşır. Zira kalpler ancak Allah’ı zikri ile mutmain olur. İnsan, ebed için yaratıldığından onun kalbi, dünyanın fani lezzetleri ile asla tatmin olamaz. İnsan, ancak zevali mümkün olmayan Kâdir-i Zülcelal’e kalbini bağlayıp, O’na intisab etmekle saadete kavuşur.
Böyle bir insan ömrünü daima huzur ve saadetle geçirir.
(1) bk. Şualar, Dördüncü Şua.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Şayet insan şuur-u iman ile eşyaya bakar ve alâkadar olursa, bakışı tefekkür ve marifet olur, manen terakki ve tekâmül eder, Allah’ın varlığına götüren birer köprü olur. İnsanın varlığı iman ile cüzilikten çıkar, küllîleşir.
yani küllileşir ne demek? Bunu örneklerle detaylı izah edermisiniz? Birde bütün kainatla nasıl ittisal ediyoruz. Vahdetül vücud ekoli ile bu cümleler bağlantılır mıdır? Yada Üstad hazretleri bize farklı mı sunar?
Bahsettiğiniz bu hakikatler, Risale-i Nur Külliyatı’nın en temel omurgasını oluşturur. Sorularınızı zihni bulandırmadan, en sade ve duru haliyle adım adım açıklamaya çalışalım.
1. "Küllîleşmek" Ne Demek? (Örneklerle İzah)
Cüz’i, küçük, sınırlı, tek başına ve adeta bir nokta gibi sönük demektir. Küllî ise bütünsel, geniş, evrensel ve kuşatıcı anlamına gelir.
İnsan iman etmeden önce sadece kendi midesini, kendi bedenini, yakın çevresini düşünür; adeta bir karınca gibi küçük bir alanda yaşar. Dünyası da kendisi kadar cüz'idir (küçüktür). Ancak iman şuuruyla baktığında her şey değişir.
Örnek 1 (Bir Çocuk): Sokakta ağlayan yabancı bir çocuk gördünüz. İmansız veya gafil bir nazar, "Bu çocuk benim değil, bana ne" diyebilir (Cüz'i bakış). İmanlı bir nazar ise o çocuğa şefkat eder, onu bütün insanlığın ve nihayetinde Rabbimizin bir emaneti olarak görür. Kendi şefkatini, İlahi şefkatle bağlar. Şefkati cüz'ilikten çıkıp küllîleşir.
Örnek 2 (Bir Çiçek): Bahçenizdeki bir gülü sadece koklayıp koparırsanız, o gül sizin için cüz'i bir zevk aracıdır. Ama o güle iman nazarıyla bakıp, "Bu gül, Sâni-i Zülcelal'in yeryüzündeki harika bir sanatıdır, O'nun isimlerini ilan ediyor" derseniz; o tek gül vasıtasıyla dünyadaki bütün gülleri, hatta bütün baharları alkışlamış olursunuz. Sizin küçücük takdiriniz, bütün kainatın tesbihatına ortak olur; yani küllîleşir.
2. Bütün Kainatla Nasıl İttisal (Bağlantı) Kuruyoruz?
İnsan, iman bağıyla kainata baktığında her şeyin aynı Sanatkâr'ın elinden çıktığını anlar. Bu durum aradaki yabancılığı kaldırır.
Güneş, sizin için sadece gökyüzünde duran bir gaz kütlesi olmaktan çıkar; "Rabbimin bana hizmet ettirdiği bir lambasıdır" haline gelir. Ay, sizin gece lambanızdır; zemin, sizin serginizdir; hayvanlar, sizin tatlı arkadaşlarınızdır.
İşte bu "aynı Zat'ın memurları ve eserleri olma" hakikati, aranızda akrabalık gibi bir bağ kurar. İman, insanı kainatla akraba ve dost yapar. Biz kainatla, adeta aynı fabrikanın parçaları veya aynı ordunun askerleri gibi bir ünsiyetle (tanışıklıkla) bağlanırız.
3. Vahdet-ül Vücud Ekolü ile Farkı Nedir?
Bu cümleler ilk bakışta Vahdet-ül Vücud (Varlık tektir, kainat Allah'ın gölgesidir veya tecellisidir, O'ndan başka varlık yoktur) ekolünü çağrıştırabilir. Ancak Üstad Bediüzzaman Hazretleri bize çok farklı, daha selametli ve Kur'anî bir cadde sunar:
Vahdet-ül Vücud der ki: "Kainatın varlığı o kadar zayıftır ki, hayal gibidir. Allah'ın varlığı yanında kainatın varlığını inkâr edelim, 'Lâ mevcûde illâ Hû' (O'ndan başka varlık yoktur) diyelim." Eşyayı yok sayarak Allah'a ulaşmaya çalışır.
Üstad Hazretleri (Risale-i Nur) ise der ki: "Kainat vardır, gerçektir ve yok sayılması gerekmez. Eşya, Allah'ın esmasının (isimlerinin) aynasıdır." Risale-i Nur, eşyayı inkâr etmek yerine, eşyanın mânâ-yı harfiyle (yani kendi adına değil, Sanatkârı adına) bakıldığında ne kadar kıymetli bir mektup olduğunu gösterir.
Özetle; Vahdet-ül Vücud "Güneş var, aynadaki yansımayı yok say" derken; Üstad Hazretleri "Aynadaki yansıma vardır, gerçektir ama o ışık aynanın kendisinin değil, Güneş'indir" der. Eşyayı İlahi isimlerin birer köprüsü yaparak, her bir mevcudatı birer marifet penceresine dönüştürür.