"Hukukullah" ve "Hukuk-u İbad" ne demektir?
Değerli Kardeşimiz;
Hukukullah; Allah’ın kulları üzerinde olan hakkına denir. Bu hak ise, O’na iman etmek, kul olmak, O’nun emir ve yasaklarına riayet etmektir.
Hukukullah’ın iki mânâsı var:
Birincisi: Umuma taalluk edip, yalnız bir şahsa ait olmayan ahkâm demektir. Bunlar hukuk-u umumiyeden ibarettir. Cenab-ı Hakk'a izafesi, ta’zim ve ehemmiyetine işaret içindir. Bu hususta Risale-i Nur'da şu bahis geçiyor:
"Nasıl 'Hukuk-u Şahsiye' ve bir nevi 'Hukukullah' sayılan 'Hukuk-u Umumiye' namiyle iki nevi hukuk var. Öyle de: Mesail-i şer'iyede bir kısım mesâil, eşhasa taalluk eder; bir kısım, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara 'Şeâir-i İslâmiye' tabir edilir. Bu şeâirin umuma taalluku cihetiyle umum onda, hissedardır. Umumun rızası olmazsa; onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeâirin en cüz'isi (sünnet kabilinden bir mes'elesi) en büyük bir mes'ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taalluk ettiği gibi, Asr-ı Saâdetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslâm'ın bağlandığı o nurani zincirleri koparmağa, tahrib ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler, düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hatâya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa, titresinler!.."(Yirmi Dokuzuncu Mektup, Birinci Kısım, Sekizinci Nükte)
İkincisi: Allah’ın kulları üzerinde olan hakkına denir. Bu hak ise O’na kul olmak, emir ve yasaklarına uymak demektir.
Hukuk-u İbad: İnsanlarla olan muamelelerimizdeki haklardır. Ferde ait olan hususî haklardır. Her insanın şahsına ait temel hak ve hürriyetlerine denir. Diğer bir yönü de insanların birbirlerine karşı mes’ul oldukları haklardır.
Hukuk-u Resul: Peygamber Efendimiz (asv)'in, ümmeti üzerindeki haklarıdır. O’nun (asm.) ümmeti üzerindeki büyük hakkı ise salâvat ve duadır, diyebiliriz. Onu sevmek ve ona salâvat getirmek bütün ümmetin vazifesi olduğu gibi, Peygamber Efendimiz (asv)'in de ümmet üzerinde bir hakkıdır.
Hukuk-u Ebeveyn: Anne babanın evlat üzerindeki bütün haklarıdır. Bunların içine hürmet ve şefkat girdiği gibi, miras ve maişet temini de girer. Bu karşılıklı hak ve hukukları çoğaltabilmek mümkündür.
İnsanın şahsi haklarının Allah tarafından garanti altına alınması ve onun emri ile tanzim edilmesi ciheti ile, hukuk-u ibad, Hukukullah’ın içindedir denilebilir; ama ikisini aynı görmek mümkün değildir.
KUL HAKKININ İKİ YÖNÜ
Nur’lardan bir hikmet dersi:
“İmandan sonra en mühim ve en lâzım âmâl-i salihadır. Salih amel ise, maddî ve mânevî hukuk-u ibâda tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir.” (Mesnevî-i Nuriye)
İnsanoğlu her nasılsa, başkalarının hakkını çiğnerken o insanların Allah’ın kulu olduklarını unutuyor. “Ben Allah’ın bir kuluna zulmedersem, O’nun kahrına hedef olurum” diye düşünemiyor.
“Kul hakkı” ifadesi insanın başıboş bir varlık olmadığı, Allah’ın kulu, O’nun mülkü, O’nun mahlûku olduğu hakikatini zihinlerde iyice tesbit eder ve nefisler, ‘kul hakkına tecavüzün kesinlikle cezasız kalmayacağı’ tehdidiyle karşı karşıya kalır.
Müminler de Allah’ın kullarıdır, kâfirler de. O halde hukuk-u ibad (kul hakkı) denilince inansın-inanmasın bütün insanların hakları anlaşılacaktır. Bu hakkın da iki ayrı ciheti var; birisi maddî, diğeri manevî.
Bir kulun canına, malına zarar vermek onun maddî hukukuna tecavüz olduğu gibi, haysiyetiyle oynamak, gıybetini yapmak da manevî hukukuna tecavüzdür.
“Hukukullah” denilince, daha çok, kişinin itikat ve ibadet hayatı anlaşılır. İtikadı yanlış olan insan da, İlâhî emirlere uymayan insan da hukukullaha riayet etmemiş olur.
Allah’ın kul üzerindeki en büyük hukuku: İman.
Kul, kendisini yoktan var eden Rabbine imanla mükellef. Bunu “tevhid” takib ediyor. Allah’ı bir bilmek de kul üzerinde İlâhî bir hak.
Kul hakkı konusunda çok mühim bir hadis-i şerif:
“Kaçmayarak, yalnız Allah’tan sevap bekleyip sabrederek, düşmana karşı durduğun halde öldürülürsen, borçlarından başka bütün günahlarına kefaret olur. Bunu bana Cibril söyledi.” (Müslim)
Bu hadis-i şeriften şu çok mühim bir hakikat dersini alıyoruz: Şehitlik kul hakkını kaldırmıyor.
Allah yolunda canını feda eden bir mü’min, bunun büyük mükâfatını görmekle birlikte, kullara olan borçlarından kurtulamıyor. Zira kul hakkının affını Cenâb-ı Hak kula bırakmış.
Aynı şekilde, samimi tövbe eden bir mü’minin de geçmiş günahları affolunuyor, ama kul hakkı bu affa da girmiyor.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü