"İçtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır." İçtihada engel olan altı maniyi özetler misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Nasılki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasılki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmağa vesiledir. Öyle de şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı anında ve bid'aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyet'ten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyete cinâyettir." (1)

Daha mühim olan, mühim olana tercih edilir. Kan kaybından ölmek üzere olan birinin küçük rahatsızlıklarına pek de bakılmaz. Onun gibi, günümüzde İslam'ın temel esaslarının ihmal edildiği bir dönemde, İslam'ın füruatına dair meseleleri hakkında ayrıntılarla meşgul olmak basiretli bir tercih olamaz.

Mesela, seferîlik hakkında farklı ictihatlar vardır. Bunların hangisinin daha isabetli olduğunu uzun uzun araştırmak yerine, yapılan ictihadlardan birine tabi olmak daha isabetlidir.

Anlatılır ki, Fatih Sultan Mehmed ordusuyla İstanbul'a girdiğinde papazlar Ayasofya'da meleklerin erkek mi, dişi mi olduklarını tartışıyorlarmış. Benzeri bir hataya düşmemek için farklı olabilen ictihadî meselelerle uğraşmak yerine İslam'ın temel meselelerine kafa yormak gerekir.

İslam fıkhında meselelerin çoğu izah edilmiş; Amerika’yı tekrar keşfetmeye ihtiyaç bulunmamaktadır. Teferruat dediğimiz ayrıntılı konular ise, bu işin ehli tarafından icab ettiği ölçüde izah edilmektedir.

İçtihadda Bazı Ölçüler:

Kur’an-ı Kerim, Hadis ve Müçtehid İmamların görüşlerine zıt düşmemek şartıyla, günümüz İslam alimlerinin verdiği fetvalarla amel edilebilir.

İslâm'ın ana kaynakları dörttür. Bunlar: Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas'dır. Kitap'tan maksat Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân-ı Kerîm'de herhangi bir meselenin hükmü belirtilmişse, o hükümle amel edilmesi kesinlik arzeder. O hükümden başkasına itibâr edilmez.

Sünnet ise, Resûlullah'ın söz, fiil ve takriridir. Takririn mânâsı huzurunda yapılmış veya söylenmiş herhangi bir şeye Resûlullah (sav.) 'in müdâhalede bulunmamasıdır.

İcmâ ise, herhangi bir asırda müctehid ve fâkihlerin herhangi bir husus üzerine ittifakları kastedilmektedir.

Kıyas’a gelince; hakkında âyet, hadîs ve icma’ gibi hükümlerin olmadığı herhangi bir meseleyi, belirtilmiş bir meseleyle aralarındaki illet dolayısıyla benzeterek hüküm vermektir.

İslâmî hükümlere kaynak olan hususlar ve esaslar bunlardır. Ancak İslâm dini bunlara ilaveten örf ve âdetlere de yer vermektedir. Yani Kur'ân ve Sünnet'te hükmü belirtilmemiş herhangi bir meselenin hükme bağlanmamasında Kur'ân ve Sünnet'e muhalif olmayan örf ve âdetlere müracâat edilir.(2)

Dolayısıyla örf ve âdetle hükme bağlanan herhangi bir husus zaman geçip de örf ve âdet değişirse o hüküm de değişir.

Meselâ; fulus ve kâğıt paralar zekâta tâbi tutulmaz iken, bugün bunlar da aynen altın ve gümüşte olduğu gibi zekâta tâbi tutulmaktadır. “Zamanın değişmesiyle hükümler değişir.” sözünün mânâsı yukarıda belirttiğimiz mânâlara hamledilebilir, yoksa maazallah, zamanın değişmesiyle Kur'ân ve Sünnetin hükmü değişiyor, demek mümkün değildir.

İçtihada mani olan altı maniyi şu şekilde özetleyelim:

Birincisi: Bu zamanın şartları karşısında yeni içtihadların mahsurları. Bu asrın içtimaî ve imanî yapısı içtihat yapmaya müsait değildir. İçtihat mütekâmil ve sağlam bir zeminde tahakkuk etmesi gereken bir ameliyedir. Allah’ın inkâr edildiği bir zeminde içtihattan bahsedilemez.

İkincisi: İçtihada konu teşkil eden nazariyattan önce, içtihad gerektirmeyen ve kesinlik ifade eden dinin temel konuları üzerinde yoğunlaşmanın gerekliliği. Yani dinin temel ve zarurî konuları insanlar tarafından terke uğramışken, dinin teferruat kabilinden olan ve öncelikli olmayan konularını onlara ders vermek ya da o sahada enerji harcamak yanlış olur.

Üçüncüsü: İçtihad istidadını geliştiren şartlar açısından, Peygamber Efendimizin (asm) zamanı ile günümüz arasında bir mukayese. Bu zamanın insanı içtihat yapacak seviyeye ulaşamaz, çünkü zemin ve şartlar ona müsait değildir. Ama Peygamber Efendimizin (asm) döneminde ya da ona yakın dönemlerde zemin müsaitti ve İmam-ı Azam, İmam-ı Şafiî gibi çok büyük müçtehitler yetişti.

İnsan tabiî olarak bulunduğu muhit ve toplumun tesiri ve terbiyesi ile yetişir, belli bir kıvam ve kemale gelir. Hatta öyle ki, muhit ve cemiyet o insanı bir fakülte ve medrese gibi eğitir, belli bir seviyeye çıkarır, daha okula gitmeden mektepli yapar. Mektebe gidince de az bir gayret ve eğitimle istenilen seviyeye erişir.

Kibritin barutu ve ağacı öyle müheyya bir hale gelmiş ki, az bir temas ile alevlenir. Çevre ve toplum da insanı öyle müheyya eder ki, az bir gayret ve temasla birden parlar, çok büyük ilmî makamlara ulaşır.

Mesela bir şehir düşünelim. Bu şehirde yaşayan herkes kimyacı olsun. Her yerde kimya ile alâkalı dersler okunuyor. Çocuk doğar doğmaz, kimyanın konuşulduğu bir aile içinde buluyor kendisini. Anne ve babası sürekli kimyadan bahsediyor ve çocuğun da kimya ilmine karşı bir kabiliyeti ve merakı var. Çocuk okul yaşına gelene kadar sürekli kimya dersleri içinde yetiştiği ve kimya ile yatıp kimya ile kalktığı için, okulda az bir kimya eğitimi ile mükemmel bir kimyacı oluyor.

Asr-ı Saadet muhiti mütemadiyen iman ve İslam hakikatlerinin konuşulup zikredildiği fıtrî bir fakülte ve mekteptir. Kabiliyetli bir çocuk bu toplumda sürekli iman ve İslam hakikatleri ile haşir-neşir olduğu ve fıtrî olarak bu hakikatlerle büyüdüğü için, adeta iman ve İslam hakikatlerini emip, kalbine nakşediyor. Nereye gitse hep aynı minval üzere konuşmalar ve zikirlerle karşılaşıyor. Çevre ve vasat adeta onu mükemmel bir müçtehit kıvamına sokuyor, o da içtihat üzerine az bir gayret sarf edince, kibritin çakar-çakmaz yanması gibi müçtehit oluveriyor. "Nurun ala nur" tabiri, her tarafı nur ile kaplanmış bir yerde insanın nurlanmasının kaçınılmaz ve kolay olacağına işaret eden bir tabirdir. Nur nur konuşan, nur soluklayan bir adamın nurlanmaması kabil değildir.

Dördüncüsü: İçtihatta hâkim olması gereken bakış açısı; "Dünya mı, âhiret mi?" konusudur. İnsanın âleminde dünya birinci sırada ise, bu kimsenin içtihadı dünyaya yönelik olur ve dini kendi emellerine göre şekillendirmeye çalışır. Lakin âleminde ahiret ve Allah rızası hâkim olan birisinin içtihadı ise uhrevî olacaktır. O da takva ve ibadet cihetine yönelecektir. Bu asrın insanında içtihat meyli içten dışa doğru değil, dıştan içe doğrudur. Hâlbuki fıtrî ve faydalı büyüme içten dışa şeklindedir.

Beşincisi: “Arzî” ve “semavî” içtihad nedir? Bu zamanın içtihadını “arzî” yapan üç sebeb.

Birincisi: Hükümlerde illet ve hikmetin farkı.

Üstad Hazretlerinin bu maddede ifade ettiği gibi, bir hükmün hikmeti ayrı, illeti ayrıdır. Hükmü geçerli kılan hikmet değil, illetidir. Hükmün illeti yani varlık sebebi ise Allah ve Resulünün emridir. Hikmet olmasa da emir hükmü devam ettirir. Hikmet, sadece o emrin süsü ya da dünyevî meyveleri hükmündedir. Bu süs ve meyveler olmasa da hüküm yine bakidir. İşte bütün farz ve sünnetlerin illeti yani hakiki varlık sebebi emr-i İlahi ve Nebevîdir.

Allah emrettiği şeylere maddî ve manevî çok maslahatlar ve hikmetler taktığı gibi, yasakladığı şeylere de çok zararları ve çirkinlikleri takmıştır. Ama bu zararlar ve menfaatler, hükmün illeti, yani sebebi değillerdir. Hükmün asıl illeti Allah’ın emretmesi ve yasaklamasıdır. Bu fayda ve zararların gitmesi ve kalkması hükmü, yani emir ve yasağı ortadan kaldırmaz. Emir ve yasaklara takılan fayda ve zararlar, her zamanda ve her mekânda aynı olmayabilirler. Bazen bir bölgede zararlı olan bir haram, başka bir bölgede zarar vermeyebilir. Zarar vermedi diye haram hükmü bozulmaz, ortadan kalkmaz; yasak devam eder.

Bu bakış ve hüküm; Ehl-i sünnete aittir. Mu’tezileye göre ise hükmün, yani emir ve nehyin asıl illeti, yani sebebi fayda ve zarardır: “Yasak edilen şeydeki zarar kalkarsa, yasak da kalkar. Emirdeki fayda giderse, o emir de düşer.” diye batıl bir fikri savunuyorlar.

Mesela Allah, hınzır etini yasaklarken, insan sağlına zarar verecek birçok özellikleri de beraberinde yaratmıştır. Ama bu zarar mutlak ve umumi olarak her bölgeye ve iklime şamil değildir. Onun için Üstad Hazretleri soğuk iklime sahip olan Avrupa bölgesinde hınzır etinin maddî zararlarının olmayabileceğine işaret ediyor. Ama zararın olmaması nehyi, haramlılığını ortadan kaldırmaz, diye de ihtar yapıyor. Bu mânaya, şu cümle işaret ediyor:

“Hikmet her fertte ve her vakitte bulunmak lâzım değildir. O hikmetin tebeddülü ile illet değişmez. İllet değişmezse, hüküm değişmez.” (3)

Netice olarak, Avrupa medeniyeti ne kadar da hınzır etinin maddî zararlarını ortadan kaldıracak tekniğe sahip olursa olsun, manevî zararlarını ve yasak yönünü ortadan kaldıramaz. Demek bir hükmün illeti fayda ve zarar değil, emirdir. Fayda ve zarar ekseninde yapılan bütün içtihatlar arzî, beşerî ve batıldır.

İkincisi: Bakış açısında âhiret saadeti yerine dünya saadetinin esas ve gaye olması.

Üçüncüsü: Zamanımızda tiryakilik derecesine varan bazı kötü alışkanlıkların, dinin bazı kesin yasaklarına yaklaşma tarzına tesir etmesi.

Altıncısı: Doğruluk ve yalan açısından Peygamber Efendimizin (asm) zamanı ile günümüzün karşılaştırması.

Peygamber Efendimizin (asm) zamanında yalan ile doğrunun arası alabildiğine açık ve uzaktı. O zamanın insanları yalanın çirkinliğini ve mertebelerini Ebu Cehil ve Müseylime’de en derin mânâsı ile görürken, Hazret-i Ebu Bekir (ra)’de de doğruluğun en güzel ve en derin mertebelerini görüyorlardı. Hal böyle olunca, insanın fıtratındaki yalandan nefret ve doğruluğa meyil duygusu, yalandan kaçınmayı, doğruya sarılmayı kolay, hatta vacip hale getiriyordu. Bu yüzden sahabelerin hakka ve doğruya olan bağlılığına kimse yetişemez.

Şimdi ise yalan ile doğruluk arasındaki uzaklık ve mesafe kapanmış, hatta siyaset propagandası ile yalan söylemek doğru söylemekten daha geçerli bir yol haline gelmiştir. Yalan ile doğruluğu aynı marketten ve raftan almak normal bir işlem haline gelmiş. Yalanın çirkinliği menfaat ve propaganda elbisesi ile gizlenmiş, doğrunun güzelliği sıkıntı ve dışlanma ceketi ile görünmez olmuş. Hal böyle olunca, insanlar yalan ile doğruluğun arasındaki farkı göremez olmuşlar. Böyle bir zamanın adamı, Asr-ı saadet adamına iman ve ahlakta yetişebilir mi?

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Yedinci Söz.

(2) bk. Usûl'üFıkh. Muhammet Sevvid. 2/101.

(3) bk. Lem'alar, Dokuzuncu Lem'a.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Ziyaretçi (doğrulanmadı)
peki bu gün bankacılık ,spor ..............gibi değişik konuladan içtihata ihtiyaç duyulmuyor mu
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Mehmet Selim)

Elbetteki her zamanın ve zeminin yeni getirdiği kendisine özgü bazı özellikleri vardır. İslamiyet'in bu konulardaki hassas ve ölçülü genel kaideleri doğrultusunda içtihat yapmak kapısı açıktır. Fakat bu içtihatları yapacak kişilerin yeterli olmaları ve ciddi bir ihtiyacın olması gerekir.
Şayet bu iki şart yerine gelirse, o zaman ifade edilen konularda içtihat yapmanın zarardan ziyade faydası vardır.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
drerkan
"doğal ve fıtri bir fakülte ve mektep .." demişsiniz. Risale-i Nur'da adeta böyle bir mektep. Sosyolojinin,psikolojinin felsefenin diğer fen ilimlerinin mükemmel derecede işlendiği ,hallaç pamuğu gibi atıldığı bir İrfan mektebi.Asrımıza Üstad Hazretlerini ve Risale-i Nurları lütfeden Cenab-ı Allah'a hamd olsun.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...