"İ’lem eyyühe’l-aziz! Nefs-i nâtıkanın en yüksek matlubu devam ve bekadır. Hattâ vehmî bir devam ile kendisini aldatmazsa hiçbir lezzet alamaz..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühel-Aziz! Nefs-i nâtıkanın en yüksek matlubu devam ve bekadır. Hattâ vehmî bir devam ile kendisini aldatmazsa hiçbir lezzet alamaz. Öyle ise ey devamı isteyen nefis! Daimî olan bir Zât'ın zikrine devam eyle ki, devam bulasın. Ondan nur al ki sönmeyesin. Onun cevherine sadef ve zarf ol ki kıymetli olasın. Onun nesim-i zikrine beden ol ki, hayatdar olasın. Esma-i İlahiyeden birisinin hayt-ı şuaıyla temessük et ki, adem deryasına düşmeyesin."(1)

“Nefsi natıka,” ifadesi “insan” mânasına kullanılmıştır. “İnsan konuşan hayvandır” tarifiyle yakın alâkası vardır. Bu tarifte geçen “konuşma” kelimesi, “idrak” mânasınadır. Yani, “İnsan, idrak sahibi bir canlıdır.” Zira ancak akıllı, idrakli canlılar birbirleriyle konuşurlar, anlaşırlar, haberleşirler, fikir alışverişinde bulunurlar.

İnsanın, “en yüksek matlubu devam ve bekadır.” Akıl ve kalb ancak beka ile tatmin olurlar.

"Hattâ vehmî bir devam ile kendisini aldatmazsa hiçbir lezzet alamaz."

Dünya hayatının geçici olduğunu her akıl sahibi bilir. Ama insandaki vehim duygusu, insana ölmeyecekmiş gibi bir his verir ve insan bu sayede dünya işlerine şevkle çalışır ve hayattan lezzet alır.

Kuvve-i vehmiyye, insandaki beş batınî duygudan biridir.

Batınî duygular için yapılan bir sınıflandırma şöyledir: Akıl, hafıza, hayal, vehim, hiss-i müşterek.

Kuvve-i vahime yani vehim duygusu denilince, aklımıza aslı esası olmayan şeyleri kabul etmek gelir. Hayalî şeylerden korkmak da yine bu vehim kuvvesinin yanlış kullanılmasıyla ortaya çıkar. Hâlbuki vehim çok mühim bir batınî duygudur. Ehemmiyetli bir vazifeyi, burada ifade edildiği gibi, fani dünyayı bâki imiş gibi gösterip, insanı dünyaya çalıştırmasıdır. İnsan, bu kuvve sayesinde, fani dünyayı sabit zannediyor ve dünyaya çalışıyor.

İnsan, kuvve-i vehmiyye ile “benim elim, beni ayağım, benim gözüm, benim kudretim, benim evim, benim tarlam”, diyor. Kuvve-i akliye ile biliyor ki, bunların hiçbiri onun zatî malı değil; hepsi Allah’ın ona hediyesi, ihsanı ve yine hepsi insana emanet olarak verilmiş.

"Öyle ise ey devamı isteyen nefis! Daimî olan bir Zât'ın zikrine devam eyle ki, devam bulasın."

Biz faniyiz, dünya da fani, dünyaya ait maksatlarımız da fani. Kalbimiz, bu fanilerle tatmin olmuyor. İnsan ancak, “Baki olan Allah’ın zikrine devam etmekle devam bulur."

Zikir, anmak, hatırlamak demektir. En büyük zikir namazdır. Namaz boyunca insan hep Allah’ı hatırlar, O’na ibadet eder, O’na dua eder. O’nu tesbih, tekbir eder, O’na hamd eder.

Allah’ı hatırlatan her şey bir zikir vesilesidir. Çekilen tesbihler zikir olduğu gibi, bir ticaretçinin sürekli olarak dürüst hareket etmesi, ahireti ve kul hakkını düşünerek müşterisini aldatmaktan çekinmesi de bir zikirdir. Yeme, içme, uyuma gibi beşerî ihtiyaçlarını, Allah Resulünün sünneti üzere yapmak da bir zikirdir. Bütün bunlar insana Allah’ı hatırlatırve onun kalbini ebedî âleme çevirir.

Bâki olan Allah’ı anan bir kalb, ayrılıklardan ve ölümlerden fazla üzüntü duymaz. Zira giden dostları Allah’ın ilminde olmakla, yokluktan kurtulmuşlardır. Ayrıca, Allah ruha beka vermiştir, ölüm sadece beden için söz konusudur. Bunları bilen ve bunlara inanan bir insanın kalbi sürur ve ferahla dolar.

Üstad Hazretlerinin şu ifadeleri de bu noktada çok ehemmiyetlidir:

"Gördüm, hissettim, hakkalyakin zevkettim ki, bekamın lezzeti aynen ve daha mükemmel bir tarzda Baki-i Zülcelalın bekasını, benim Rabbim ve İlahım olduğuna imanımda, iz’anımda, îkanımda vardır." (Şualar, 4. Şua)

Aynı mânayı ders veren bir başka Risalesinde, “Adem-i mutlak zaten yoktur, çünkü bir ilm-i muhit var” buyurur; eşyanın yokluğa gitmediğini, daire-i kudretten, daire-i ilme geçtiğini ders verir. Buna göre, ölen bir insanın, bu fani dünyadan ayrılmasına bedel, Bâki olan Allah’ın ilminde varlığının devam etmesi, O’nun vadettiği ebedî âleme namzet olması ve ruhunun da bâki kalması onun kalbini zevk ve safâ ile doldurur.

Bir insan bir şiir yazsa ve sonra onu silse, o şiir yok olmamıştır. Sadece kâğıt üzerinde kaybolmuştur. Şairin ilminde varlığını devam ettirir. Ölen insanlar da bir bakıma böyle. Dünya sayfasından silindikleri için onları kimse göremiyor, ama Allah’ın ilminde varlıklarını devam ettiriyorlar.

Bunları düşünen insan rahat eder ve devam bulur.

"Ondan nur al ki sönmeyesin. Onun cevherine sadef ve zarf ol ki kıymetli olasın."

İman ve marifet bir yönüyle nura, bir başka yönüyle de cevhere benzetilmiş oluyor. Kalpler bunlarla parladığı gibi, insan da yine bunlarla kıymet kazanır; sadefin kıymetinin içinde taşıdığı inciden gelmesi gibi.

"Onun nesim-i zikrine beden ol ki, hayatdar olasın."

Bu cümlede, Allah’ı anmak ruha benzetildi. Beden ruh ile hayata kavuştuğu gibi, insan da Allah’ı zikretmekle manen hayat bulur, canlanır, kıymet kazanır.

"Esma-i İlahiyeden birisinin hayt-ı şuaıyla temessük et ki, adem deryasına düşmeyesin."

“Esma-i İlahiyeden birisi” ifadesini “hiç olmazsa birisi” olarak anlamamız gerekiyor. Nitekim Üstad Hazretleri, Yirmi Dördüncü Söz'de şöyle buyuruyor; “Her bir ismin feyz-i tecellisine mazhar-ı câmi’ olmaya çalış!”

Buna göre insan, bütün isimlerin tecellilerine mazhar olmaya çalışacaktır. “Çalış” denilmesi, bazı İlâhî isimlere kendi gayretimizle mazhar olacağımızı ders veriyor. Misal olarak Alîm ismi üzerinde duralım. Biz her şeyimizle ilimle dokunmuş, yapılmış, yaratılmışız. Gözümüz ilimle yapılmış, elimiz ilimle yapılmış, aklımız, hafızamız da ilimle yapılmış. Bu tecellilerde bizim hiçbir rolümüz yok, hepsi Allah’ın lütuf ve keremiyle meydana gelmişler. Bir de bizim çalışarak elde edeceğimiz ilimler var. Bunları tahsil etmekle bizde Alîm isminin bir başka tecellisi görülür.

İnsanları birbirinden ayıran, bu ikinci tecellilerdir, yani kendi gayretleriyle meydana gelen tecellilerdir. Birincisinde bütün insanlar müşterektirler. Aynı şekilde, insan başkalarını affetmekle Gaffar isminden, açları doyurmakla Rezzâk isminden, ikram etmekle Kerîm isminden, bir hastalığın şifasına vesile olmakla Şafi isminden feyz alır.

Bununla birlikte, insan bir tek ismin bile, âlemdeki tecellilerini hakkıyla değerlendirse bu tecellilerin kendi kendine olamayacağını idrak ederek Allah’ı bilebilir ve bulabilir. O tecelli onu adem deryasına düşmekten, yani küfürden, dalaletten ve şirkten kurtarır. Zira, bunların hepsi adem âlemlerine dâhildirler.

İman, vücuttur, küfür ademdir. Küfre giren kişi için “imansız” deriz, yani imanın olmayışı küfrü netice vermiştir. Ahlâkı olmayana ahlâksız deriz, ahlâksızlık da adem âlemlerindendir.

Bütün dalalet fırkaları da bu âleme girer, zira hiçbirinin hakikati yoktur, hiçbiri doğru değildir. Yoksa, adem deryasına düşmek, yok olmak demek değildir, zira insan inansa da, inanmasa da yok olmayacak, ya cennette yahut cehennemde varlığı devam edecektir.

Bediüzzaman Hazretleri, cehennemi anlatırken onun mühim bir vazifesinin de “âlem-i vücud kâinatını âlem-i adem pisliklerinden temizlemek” olduğunu ifade eder.

Cehenneme giren insan Allah’ı da biliyor, melekleri de ahireti de. Günahları sevaplarından fazla olduğu için cehenneme giren bir mü’minin de bu yanlış tarafları, bozuk yönleri o azabı çekmesiyle temizleniyor. Böylece, ahiret âleminde ne küfür, ne isyan, ne günah hiçbiri kalmıyor. “Âlem-i adem pislikleri” denilen bu kötü sıfatlardan herkes temizleniyor.

Şu var ki, bu temizlenme, imansız göçen birinin cennete gitmesine kâfi gelmiyor. Zira cennet iman edenlerin beldesi. İman da bu dünyada gayba inanmakla tahakkuk ediyor. Cehennemde her şeyi açıkça bilmek ve görmek makbul iman sayılmıyor.

Bu konuda Hazret-i Mevlana’nın enfes bir misali var. Buyuruyor ki; “Sıhhatli bir insan nail olduğu nimetler için Allah’a şükreder. Nimetler ona Allah’ı hatırlatır. Bu hatırlama bir zikirdir. Hasta bir insan da 'Aman Yarabbi! Sen bilirsin Ya Rabbi!' diye durmadan Allah’ı zikreder. Çektiği sıkıntılar ve acılar ona sürekli olarak Allah’ı hatırlatır. Ahirette, cennet ehli de cehennem ehli de devamlı Allah’ı zikredecekler. Ama ikisinin de zikirleri farklı olacak. Cennet ehli, devamlı şükrederek, cehennem ehli ise yine sürekli yardım dileyerek Allah’ı anacaklar.” Fakat bu anmaları onların cehennemden çıkmalarına yetmeyecektir.

Bu harika misal, insanların ve cinlerin ibadet için yaratıldıklarını haber veren âyet-i kerimenin bir açıklaması gibi. Âyette geçen “ibadet” kelimesine Üstad Hazretleri marifet manası veriyor. Yani, insan Allah’ı tanımak için yaratılmıştır. O’nu tanıyan, zaten O’na ibadet eder. İbadet bu tanımanın neticesi olur.

Bu dünya imtihanında inanıp inanmama konusunda kısa süren bir serbestliği müteakip, ahirette bütün insanlar Allah’ı tanıyacaklar; O’na şükredecekler, O’na sığınacak ve Ondan yardım dileyecekler; bir kısmı cennette diğerleri cehennemde olmak üzere...

"Ey nefis! Seni tutup düşmekten muhafaza eden Zât-ı Kayyum'a dayan. Senin mevcudiyetinden dokuz yüz doksan dokuz parça Onun uhdesindedir. Senin elinde yalnız bir parça kalır. En iyisi o parçayı da Onun hazinesine at ki rahat olasın." (2)

Üstad Hazretleri, Yirmi Üçüncü Söz'deki bir temsilde, “O cep fenerini yere vurdum kırdım” diyor ve onun kırılmasıyla her tarafın aydınlandığını ifade ediyor. Temsilin sonunda da o cep fenerinin “cüz’î irade ve enaniyet-i insaniye” olduğunu beyan ediyor.

Organlarımızın hepsini Allah yarattığı gibi onların çalışmasına yardım eden bu âlemi de yine O yaratmıştır. Yani, Güneş de O’nun mahlûku, göz de. Havayı da o yaratmış, akciğeri de. Bunların ne yapılmalarında ne de vazife görmelerinde bize bir iş düşmüyor. Aynı şekilde, ruhumuz da Allah’ın mahlûku, onun bütün faaliyetleri de yine O’nun ihsanıyla ortaya çıkıyor. Düşünmemiz, hafızamızı çalıştırmamız, işitmemiz, görmemiz hep Allah’ın ihsanıyla ve O’nun iradesiyle. İçimizde ve dışımızda cereyan eden bu kadar çok faaliyetten bizim sadece bir hissemiz var, o da irademizi hayra yahut şerre yönlendirmemiz.

Biz bir işe meyledip, cüz’î irademizi o işin olması istikametinde sarf ettikten sonra, bütün işler Allah’ın küllî iradesiyle, muhit ilmi ve kudretiyle yaratılıyor.

Buna göre, “Senin elinde yalnız bir parça kalır. En iyisi o parçayı da O’nun hazinesine at ki rahat olasın” ifadesini, “Sana verilen o cüz’i tercih hakkını da nefsinin isteği istikametinde değil, Allah’ın rızasına uygun olarak kullan” şeklinde anlamamız gerekiyor.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zerre.
(2) bk. age.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

SORULARLARİSALE 2024 ANKETİ
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...