"İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu görünen âlem, İlâhî bir dükkân ve bir mahzendir. İçerisinde envâen türlü türlü mensucat kumaşlar, mekûlât yemekler, meşrubat şerbetler vardır..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühel-Aziz! Şu görünen âlem, İlahî bir dükkân ve bir mahzendir. İçerisinde envaen türlü türlü mensucat kumaşlar, mekulât yemekler, meşrubat şerbetler vardır. Bir kısmı kesif bir kısmı latif, bir kısmı zâil, bir kısmı daimî, bir kısmı katı bir lüb, bir kısmı mâyi ve hâkeza her çeşit bulunur."(1)

Dünya çarşısı her çeşit yiyecekler, içecekler ve giyeceklerle dolup taşıyor. Milyonları aşkın hayvan türünün her biri, bu dükkânda ve bu hazinede her türlü ihtiyaçlarını buluyor, alıyor ve kullanıyorlar.

Bu gıdaların, elbiselerin, içeceklerin bir kısmının zail (geçici), bir kısmının daimî olduğu ifade ediliyor. Buradaki “daimî” ifadesi diğerlerine nazaran daha uzun ömürlü olma mânasınadır. Yoksa dünya fani olduğu gibi, içindeki her şey de fanidir. Meyveler “geçici nimetlere”, hava ve ziya ise “daimî nimetlere” misal olabilir.

Dükkân ve mahzen kelimeleri, şöyle bir hakikate de kapı açıyorlar:

Dükkândaki yahut mağazadaki mallar bir başka yerden getirilip oraya dizilmiş, satışa arz edilmişlerdir. Yahut depolardan getirilip vitrine dizilmişlerdir. Meyvelerin dallara dizilmeleri, dükkândaki dizilmeye benzemiyor. Yer altından çıkardığımız nimetler de bir başka hazineden getirilip orada depolanmış değildir. Onlar da o mahzenin içinde yaratılıyorlar.

Nur Külliyatı’nda geçen çok mühim bir dersi burada hatırlayalım:

“Cenab-ı Hakkın Zât’ı mahlûkata benzemediği gibi, ef’ali de benzemiyor.”

Diğer taraftan, bu dükkândaki nimetlerin bir kısmı latiftir; hava ve ziya gibi. Bir kısmı kesiftir; su ve meyve gibi.

“İcadî bir nesc” ve “tecelliyata bir nakış” ifadeleri üzerinde de kısaca duralım:

Nesc; dokuma demektir. Bu dünyadaki elbiseler, yiyecekler ve içecekler birer dokumadırlar. Yani, ruhun yaratılmasında olduğu gibi “ibda” ile değil, bedenin yaratılması gibi, “inşa” iledirler.

İcad kelimesi yoktan var etmeyi hatıra getirmekte ise de “nesc” ifadesi buna mânidir ve ikisi birlikte şöyle bir mânayı ders verirler. Mesela, bir meyve elementlerden dokunmuş ise de bu meyve dün dalda yoktu bugün ise var. Yani yok iken var oldu, icad edildi. Ama bu icad, gökten düşme şeklinde olmadı da elementlerle dokunarak oldu. Dünün yumurtasından bugün bir civciv dokunuyor. Artık onun adı yumurta değildir, yumurtadan dokunmuşsa da ortaya bir başka varlık çıkmış, yeni bir canlı yaratılmıştır. Bu harika hâdise de “icadî bir nescdir.” Allah, yumurtadan civciv dokumuş, icad etmiştir.

Tecellinin en güzel misali aynada görünen ışık, parlaklık, ısı ve renklerdir. Güneş'in bir zatı var, bir de aynalardaki tecellileri.

Cenâb-ı Hakk’ın da isim ve sıfatlarının, bir kendi hakikatleri var ki, bunu o sıfatların zatları gibi düşünebiliriz, bir de bunların mahlûkat aynalarındaki tecellileri vardır.

Her mahlûk, Hâlık isminin bir tecellisidir, her hayat Muhyi isminin bir tecellisidir. Yani, bu isimler, o varlıklarda yahut hâdiselerde kendini gösterir, tanıttırırlar.

"Lâkin bir kısmı icadî bir nescdir. Bir kısmı da tecelliyata bir nakıştır. Felasifenin dalaletince, icad ile nakış birdir. Ve o dükkân sahibi de mûcib-i bizzâttır."

“İcad ile nakış birdir,” ifadesi onların eşyanın yaratılışı üzerinde hiç kafa yormadıklarını, sadece gördükleri varlıkların neye yaradıkları, ne gibi sıfatlar taşıdıkları üzerinde durduklarını bildiriyor. Yani sadece nakışa nazar ediyor, onu icad edeni hiç düşünmüyorlar.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zerre.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...