İnsanın fıtratındaki latifelere sınır konulmamış. İnsan bir latifeyi vasat yolda kullanınca mı Allah'ın bir ismi insan üzerinde tecelli ediyor?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Üstadımız bu konuda; "Şeriat ve Sünnet-i Seniyyenin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden Esmâ-i Hüsnânın her bir isminin feyz-i tecellîsine bir mazhar-ı câmi’ olmaya çalış."(1) diyerek, işin mihrak noktasının sünnet-i seniyyeye uymak olduğunu ilan eder.

Evet, insandaki latifeler esmanın tecelligahları olup birer ayine hükmündedirler. Aynanın büyüklüğü ve parlaklığı nisbetinde güneşten nur alındığı gibi, latifeler de en büyük velayet olan sünnet-i seniyyeye ittiba ile sünnetin düsturlarında cilveleri intişar eden esmaya mazhariyetle, külli ve parlak ve cami bir ayine olur. İfrat ve tefrite kayarak sünnet-i seniyyeden uzaklaşma derecesinde esmaya mazhariyet de cüz’î ve sönük olur.

Ayrıca insanın şeriate imtisal etmesi ve şükr-ü örfi dediğimiz fıtrata göre yaşaması da esma-i ilahiyeye mazhariyete vesile olur.

"Eğer insan, maddî ve mânevî her bir uzvunu Allah’ın emrettiği yere sarf etmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfîyi îfa ve şeriate imtisal ederse, insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin her birisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan, o pencereden, o âleme bakar ve o âleme tecellî eden sıfatla o âlemden tezahür eden isme bir mir’at ve bir âyine olur."(2)

Bütün bu tecelli ve kabiliyetler her insanda potansiyel olarak vardır. Lakin bu tecelli ve kabiliyetleri anlamlı ve okunaklı kılmak insanın iradesine ve imanına bakıyor. Yani insan, iradesi ile küfre girip bütün bu tecelli ve kabiliyetleri manasız ve karanlık kılabiliyor. Bu sebeple insanın, iradesi ile hidayeti talep edip o yazıların okunmasını ibadet ve iman ile temin etmesi gerekiyor. Yoksa bütün bu fıtri kabiliyetler manasız kalır ve okunamazlar.

Tabiri yerinde ise, iman ve hidayet insan ile kâinat arasında bir adaptör, bir uyum vasıtasıdır. İnsan bu adaptörü ve uyum vasıtasını terk ederse, kâinat ile insan manasız ve anlaşılmaz bir şekle bürünürler. İman ve hidayet hem mikro kâinat olan insanın hem de kâinatın kendisinin nuru ve ışığıdır, her şeyin hakikatı ancak bu ışık ve nur ile okunabilir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal.
(2) bk. İşaratü'l-İ'caz, Fatiha Suresi Tefsiri.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar

akkayatr
fevkalade
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ahmet73649
İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar, Cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer, Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü, iman, insanı Sâni-i Zülcelâline nisbet ediyor. İman bir intisaptır. Öyle ise, insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlâhiye ve nukuş-u esmâ-i Rabbâniye itibarıyla bir kıymet alır. Küfür o nisbeti kat’ eder. O kat’dan, san’at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
fakirullah

Kardeşim, Rabbimizin cesedimiz üzerinde tasarruf eden isimleri, daim mahlukat üzerinde tecelli eder; çünkü cesedimize ve bütün mahlukata vücud veren o esmalardır. Lakin insan bu tecelliyi belli bir manevi eğitimden sonra, hassaten acz ve fakrını anladıktan sonra fark etmeye başlar. Bazı esmalar da vardır ki insanın o esmanın tecellisine ayine olması, yani o esmanın tecellisinin nakışı o insanda görünmesi: insanın cüz'i iradesinin sarfından sonra olur; burada iman, ibadet, kuvvelerin vasatta olması gibi şartlar gereklidir. Bu şartlar tahakkuk ettikçe, insanda daha fazla esmaya ve daha çok meratibine “ayinedarlık” başlar; ruhu o esma alemlerinden daha çok nur aldığı için o alemlerden beslenir; insanın vücud dairesi genişler ve yükselir. Bir nevi Mi'raca mazhar olur. İster cesedimize, ister ruhaniyet ve manevi donanımlarımıza tecelli eden esma olsun; bunları fark edebilmenin ilk şartı 30. Sözde “enemizin mahiyetini anlamak” olarak verilmiş.
“Ene, künuz-u mahfiye olan esma-i İlahiyenin anahtarı olduğu gibi, ..” Sözler ( 535 )
“Niçin Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve esmasının marifeti, enaniyete bağlıdır?”Sözler ( 536 )
“Bütün sıfât ve şuunat-ı İlahiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, ene'de münderiçtir.” Sözler ( 537 )
Enesinin mahiyetini anlayan insan, kendisinin bir İlahın sanatı olduğunu bilir, iz’an eder. Kendine o İlahtan ayrı, müstakil bir vücud vermez; her şeyiyle, her hali, her vasfıyla O’nun sanatı ve yed’i kudretinde mahluk olduğunu iz’an etmiştir. Kendine “Huve”yi gösteren bir elif olarak bakar ve fiillerinde kendini değil, İlahını, Rabbini, Malikini görür. İç aleminde hafi şirklerden sıyrılmaya başlar. Bu noktada artık kendi cesed ve ruhundaki keyfiyetler ona esmaları gösteren işaretler olarak görünür. Mesela kolundaki damarlara bakar, Ya Rabbi ne muntazam yerleştirmişsin, der. Mesela çocuğuna şefkat etmesine bakar, Ya Rabbi, sen kadar Rahimsin, kalbime o rahmetten bir lemacık koymuşsun, der. Artık enfüsi ve afaki eserler, onların menşei olan esmalara götürür, inşallah.
Bir husus var ki: ene muğlak bir muamma, müşkül bir tılsım olduğu için mahiyetini anlamak –hassaten bu asırda- çok da kolay olmayabilir. Bunun için nefsin ciddi eğitilmesi gerektiğini 26. Sözün Zeylinden anlıyoruz. Risalei Nur yolu Kur’an’dan alınmış bu 4 hatveyi tatbik etmeye kurulmuş. Yani:
1- Tezkiye-i nefs etmemek. Sözler ( 477 )
2- Yani nisyan-ı nefs içinde nisyan etmemek. Yani huzuzat ve ihtirasatta unutmak ve mevtte ve hizmette düşünmek.
3- Nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp; bütün mehasin ve kemalâtını, Fâtır-ı Zülcelal tarafından ona ihsan edilmiş nimetler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamdetmektir. Sözler ( 478 )
4- Vücudunda adem, ademinde vücudu vardır. Yani kendini bilse, vücud verse; kâinat kadar bir zulümat-ı adem içindedir. Yani vücud-u şahsîsine güvenip Mûcid-i Hakikî'den gaflet etse; yıldız böceği gibi bir şahsî ziya-yı vücudu, nihayetsiz zulümat-ı adem ve firaklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enaniyeti bırakıp, bizzât nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakikî'nin bir âyine-i tecellisi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. Sözler ( 478 )
Sorunuzda bir latifenin vasatı mı diye sorulmuş, genelen 3 kuvvenin vasatı lazım ki ene çözülsün. Kuvvelerin vasata getirilmesi de günahları terk, ibadetleri yapmak, sünnete uymak ve hatvelerin tatbiki ile olacağını 26. Söz Zeylin ilk kısmı: “Şu kısa tarîkın evradı: İttiba-ı sünnettir, feraizi işlemek, kebairi terketmektir. Ve bilhâssa namazı ta'dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.” Sözler ( 476 )

Rabbimiz hatveleri tatbik etmeye muvaffak etsin. Cümle esmalarından hissemizi, rızası ve sünnet-i seniyye dairesinde ziyade etsin. Amin.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...