İnsanın; "Kâinata bir güzel takvim ve rûznâme" ile "Rububiyetinin kanunlarına ve icraat tellerine santral gibi bir mazhar" olmasını izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Gerçekten biz insanı ahsen-i takvim üzere (en güzel bir şekilde) yarattık” (Tin Suresi, 95/4)

Ahsen-i Takvim; en güzel kıvam, en güzel mahiyet, en güzel sûret demektir. Eğriyi doğrultmak, kıvama ve nizama koymak, kıymet biçmek, kıymetlendirmek mânâlarına gelir.

İnsan Allah’ın en nazlı ve en nazdar bir kulu, “mükerrem ve muhterem bir misafiridir

Ahsen-i takvim “insanın diğer varlıklardan çok daha üstün bir istidada sahip bulunması, bütün İlâhî isimlere ayna olması, Allah’ın rububiyetine karşı ubûdiyet vazifesini en mükemmel ve en cami’ bir şekilde yerine getirebilmesi” gibi ulvî mânaların tümünü ifade eder.

Cenab-ı Hak, insanı akıl, hafıza, hayal gibi latifelerle, muhabbet ve endişe gibi hislerle, maddî ve manevî duygularla donatıp süslemiş, en mükemmel bir beden giydirmiş, en güzel surette yaratmış, bütün kâinatı onun istifadesine göre tanzim etmiştir.

İşte, "kâinatın güzel bir takvimi olmak", âyette haber verilen bu üstün yaratılışın muktezasını yerine getirmek demektir. Bunun en güzel şekli de küllî duâda bulunmaktır.

İnsan, şu kâinatın sultanı ve halifesi de olabilir; mahlûkatın en aşağısına da düşebilir bir mahiyette yaratılmıştır.

Risale-i Nur'da, insanın, “bu kâinatın bir misal-i musağğarı” yani küçük bir misâli olduğu sıkça nazara verilir. Yani insan şu kâinatın küçük bir misali ve modeli hükmündedir. Kâinatı küçültsen, insan olur; insanı büyütsen kâinat olur.

Diğer taraftan, bu küçük insan âleme bir enmuzec ve numunedir. Üstad’ın ifadesiyle, “Âlemde ne varsa numunesi insanda vardır.” 

Hafızası levh-i mahfuzdan, hayali âlem-i misalden, kemikleri taşlardan, etleri topraktan, vücudundan akan çeşitli sular ırmaklardan haber verir, onların küçük bir numunesidir.  

Kâinatta azametli ve ihtişamlı olarak tecelli eden bütün isim ve sıfatlar, insanda daha okunaklı ve daha bariz bir şekilde tezahür ediyor. Herkes çok rahat ve kolay bu sayfayı okuyabilir.

İnsanın rububiyet kanunlarına ve icraat tellerine santral olması ise, bütün isim ve sıfatlara mazhar olmasıdır. İnsan, Allah’ın bütün isim ve sıfatlarının tecelli merkezi gibidir. Her bir isim ve sıfat o merkezde cem olmuştur. Diğer mahlûklarda bu keyfiyet yoktur. Onlar, ancak bazı isimlere âyinedarlık ederler. Ama insan mahiyeti bütün isimlerin mânasının okunduğu çok geniş bir âyinedir.

Rububiyet; Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ını, şuûnatını, isimlerini, sıfatlarını ve fiillerini ifade eder.

Rububiyet; Allah’ın kâinatta ve her mahlûk üzerindeki tedbir ve tasarrufudur. Zerrelerden yıldızlara kadar, canlı- cansız her şeyin dizgini ve tasarrufu, terbiye ve idaresi Allah’ın kudret elindedir.

Rububiyet yani terbiye edicilik; “Bir şeyi ilk noktasından itibaren tekâmül ettirerek son noktasına ulaştırmaktır.” Çekirdeğin ağaç, nutfenin insan, yumurtanın civciv olması gibi.

Bu terbiye fiili, bütün âlemlerin her birinde mükemmel bir şekilde kendini gösteriyor. Ve biz her namazda Fatiha Suresini okurken, âlemlerin Rabbine hamd etmekle bu farklı terbiyelerin şuurunda olduğumuzu ilân etmiş oluyoruz. Bütün âlemleri insanın menfaatine en uygun bir şekilde terbiye eden Allah’ın bu rububiyetine karşı mü’min kullar da “Ancak sana ibâdet eder ve ancak senden yardım dileriz” diyerek ubudiyet vazifesini üslendiklerini ilan etmiş oluyorlar.

İnsan, bu kâinatı dolduran İlâhî mu’cizelerin tefekkür ve hayret gerektirdiğini bilecektir ki, tesbih ve tekbir vazifesini ifa etsin. Bütün bunlar imanın ve marifetin, yani Allah’a inanmanın ve O’nu tanımanın meyveleridir.

Hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıklar da Allah’ı tanıyor ve kendilerine mahsus lisanlarıyla O’nu tesbih ediyorlar. Ama onlar tefekkür, temaşa, takdir, hayret, tekbir gibi mânalardan çok uzaktırlar. Bu vazifeleri en mükemmel şekilde melekler, cinler bilhassa da insanlar yapıyorlar.

Önce bu kâinat insan meyvesi verecek şekilde terbiye görmüş, daha sonra insan kâinatı okuyup istifade edecek bir fıtratta yaratılmış, ona göre terbiye edilmiştir.

İnsan kâinatta işleyen bütün kanunların ve icraatların küçük bir temsilcisi olmasından, kâinatın kalbi hükmündedir. Güneşten tut, zerrelere kadar her şey insana itaat ettirilmiş ve ona hizmet ediyor. Kâinatta umumî ve küllî olarak bulunan kanunların uçları insanda toplanmış gibidir.

Mesela, kâinatta umumî olarak bulunan rızık kanunu, bütün rızka muhtaç canlılara rızkını ulaştırdığı gibi, en mükemmel ve geniş mânası insanda tecelli eder. Sair mahlûkat, bir iki yiyecek ile beslenir. İnsan ise, her nevi lezzeti ve rızkı tartıp, tadacak cihazlara sahiptir. Bu da gösteriyor ki, insan, şu kâinatın merkezi ve santralı gibi bir kıvamda yaratılmıştır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

erdem79

"İnsan bütün isim ve sıfatların tecelli noktasından toplandığı tek varlıktır. İnsan, Allah’ın bütün isim ve sıfatlarının tecelli merkezi gibidir. Her bir isim ve sıfat o merkezde cem olmuştur." deniliyor.

Hz. Ebubekir'de tür ve miktar olarak bütün isim ve sıfatlar tecelli ettiği gibi Ebu Cehil'de de tür ve miktar olarak isim ve sıfatlar tecelli etmiştir. Sadece iman farkından dolayı tecelli eden isimlerin dereceleri farklıdır.

Hz.Ebubekir'de tüm isimler kamil manada tecelli ediyor ancak Ebu Cehil'de tüm isimler sönük ve zayıf olarak tecelli ediyor. Bu farkın sebebi iman ile intisabın her iki insanda farklı olmasıdır.Hz.Ebubekir'de kamil manada intisab varken Ebu Cehil'de iman ile intisab olmamıştır.tam tersine küfür ile o tecelliler sönük ve zayıf kalmıştır..

"İnsan bütün isim ve sıfatların tecelli noktasından toplandığı tek varlıktır" hakikatine yukarıdaki ölçü ile bakmamız doğru bir değerlendirme olur mu ?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Bakış açınız doğru olmakla birlikte küçük bir ilave yapabiliriz Hz.Ebubekir İlahi isimlere mazhar iken Ebucehil memer oluyor. Memer, yol ve geçit mânâsına geliyor. Aynada güneş temessül eder, yani bir misâlini onda gösterir. Ayna da bu sayede parlar ve aydınlığa kavuşur. Aynı ışık bir taşın da üzerinden geçer, ama o taş bu nimetten gereğince istifade edemez. Güneş taşta “temessül etmemiş” yani ona bir misâlini, görüntüsünü verememiştir. Dolayısıyla da taş, ışığa mazhar olamamış sadece memer olmuştur.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...