"İsevilik din-i hakikisinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nafi sanatları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden birinci Avrupa" İfadesini izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İseviliğin ya da başka semavî dinlerin insanlığa fen ve teknik sahadaki katkılarını iki yönden ele alabiliriz:

Birincisi, peygamberlerin mucize eseri olarak ortaya koyduğu sanatlar bir temel ve esastır. Daha sonraki insanlar, ortak bir akıl ve gayretleriyle ile bu esas ve temel üstüne medeniyetlerini inşa etmişlerdir.

Hz. Yusuf (as) saatçılığın, Hz. İdris (as) terziliğin, Hz. Nuh (as) gemiciliğin, Hz. İsa (as) tıbbi bilginin, Hz. Âdem (as) çiftçiliğin temelini atmışlar; birçok sahada insanlığa ilham ve feyiz kaynağı olmuşlardır. Bu noktadan insanlık semavî dinlere çok şey borçludur.

“Fen ve sanat-ı beşeriyenin nihâyet hududu” peygamberlerin mu’cizeleriyle çizilmiştir. Bugün tıp konusunda harika gelişmeler olmuştur, ama henüz ölünün diriltilmesi konusunda ne bir çalışma, ne de bir iddia söz konusudur.

Sondajla su çıkarılması, asâ ile su çıkarmaya, hele parmaklardan su akma mu’cizesine asla yetişemez.

Bugün, radyo ve televizyonla seslerin ve görüntülerin nakli yapılabilmektedir, ancak şahısların bizzât nakli henüz hayal âleminde canlandırılmakta, maddenin enerjiye, daha sonra enerjinin maddeye dönüştürülmesiyle cisimlerin de uzak mesafelerden celp edilebileceği düşünülerek bazı çalışmalar yapılmaktadır. Ancak, ortada henüz Süleyman aleyhisselamın Belkıs’ın tahtını celbetmesine yaklaşma söz konusu değildir.

Fen ilimlerinin hepsi Allah’ın bir ismine dayanır.

"İlim ve din çatışır" fikri tamamen köhnemiş pozitivist ilim felsefesinin tezidir. İslâm hiçbir zaman ilme ve ilim adamına ters düşmez. Tam aksine ilme ve ilim adamına ehemmiyet verir. Ama (tahrif edilmiş) Hıristiyanlığın itikadî anlayışında skolastik bir düşünce hâkim olduğu için, ilmi ve ilim adamını daima ezmiş ve engellemeye çalışmıştır. Zaten pozitivist felsefe bu dogmacı Hıristiyanlığa karşı bir tepki olarak doğmuştur. Hıristiyanlık ile İslâm dinini aynı kefeye koymak ve sonra da İslâm’ın ilme karşı olduğunu söymemek cehaletten başka bir şey değildir.

İkincisi; Bilindiği üzere ilmi gelişmeler, fen ve teknik sahasındaki buluşlar; bir intizam ve disiplin ile vücut bulur. İntizam ve disiplin ise bir otorite ile temin edilir. İnsanların ruh ve kalp aynasında bu otoriteyi tesis eden şey ise iman ve ahlâktır. İman ve ahlak ise dinlerin telkin ve tesisi ile insanlar arasında yerleşmiştir.

Bu manalar zincirini ve ilişkisini takip ettiğimiz zaman, dinin bilimsel keşiflerde dolaylı veya dolaysız birçok tesirlerinin olduğunu görürüz. Şayet dinler olmasaydı, belki de insanlar biribirini parçalayan canavar varlıklar haline gelecek, bir arpa boyu yol kat edemeyeceklerdi. Dinin sosyolojik olarak ve dolayısı ile bilimsel olarak insanlığa hediye ettiği güzellikler ve değerler saymakla bitmez.

Avrupa şu andaki maddî terakkisini ve medeni yapısını bir anda elde etmiş değildir. Bu, basitten mükemmele doğru bir gelişim sürecinin mahsulüdür. Bu gelişim sürecinde hem dinlerin hem müşterek aklın büyük bir katkısı vardır. Bu neticeyi birkaç asırlık aydınlanma dönemine tahsis etmek sosyolojik olarak izah edilebilir bir şey değildir. Şu anki hızlı treninin içinde Hz. Davud (as)’in demiri eli ile şekillendirmesinin katkısı vardır.

Terakkinin ve medeniyetin ruhu ve esası İslâm dinidir. İslâm dininin ilk zuhur ettiği dönemde, Müslümanlar bir süre müşriklerin baskılarına, zulümlerine maruz kalmışlar, daha sonra devlet haline gelmiş ve bir asır öncesine kadar sürekli ilerlemişlerdir. Asr-ı saadetin bir iman, ahlâk, adalet ve huzur asrı olması bunun en güzel delilidir. Daha sonra Endülüs Emevî Devletinin Avrupa’ya ilimde önder olması, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarının hem ilim hem de sanat sahasında ulaştıkları şahikalar tarihçe sabit hakikatlerdir, inkârı mümkün değildir.

Endülüs’te ilim adamlarına ve âlimlere verilen ehemmiyet sayesinde; İbn-i Rüşt gibi büyük mütefekkir ve feylesoflar; Şâtibi ve İbni Hazm gibi müçtehitler, İbni Arabî gibi manevîyat sultanları, nice âlimler, yüksek dehâlâr, mahir kumandanlar ve dirayetli idareciler yetişmiştir. Burada yetişen fazıl ve âlim kişiler, hayat-ı içtimaiyenin terakkisine, âlicenap insanların yetişmesine vesile olmuşlardır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...