"İşte, Sâni-i Mevcudat, bütün mevcudatta intişar eden tecelli-i muhabbetin bütün envâını bir noktada, bir âyinede görmek..." şeklinde başlayan paragrafı detaylıca izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Paragrafın tamamı şöyledir:

“İşte, Sâni-i Mevcudât, bütün mevcudâtta intişâr eden tecelli-i muhabbetin bütün envaını bir noktada, bir aynada görmek ve bütün enva-ı cemâlini Ehadiyet sırrıyla göstermek için, şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi o şecerenin hakàik-ı esâsiyesini istiâb edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâtı, o mebde-i evvel olan çekirdekten ta müntehâ olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisâl hükmünde olan bir mi’rac ile o ferdin kâinat nâmına mahbubiyetini göstermek ve huzuruna celb etmek ve rü’yet-i cemâline müşerref etmek ve ondaki hâlet-i kudsiyeyi başkasına sirâyet ettirmek için kelâmıyla taltif edip, fermanıyla tavzif etmektir.”(1)

Üstad Hazretleri Besmelenin İkinci Sırrında vahidiyet ve ehadiyeti izah ederken güneş misâlini veriyor ve güneşin ziyasının bütün eşyayı ihata etmesinin vahidiyete, her bir parlak şeyde ziyasıyla, hararetiyle ve bir nevi cilve-i zâtıyla görünmesini de ehadiyete misâl veriyor. Vahid ve Ehad isimlerinin her ikisi de Allah’ın birliğini ifade eder. Sonsuz sıfatları bütün eşyayı ihata eden ancak Allah’tır, bu cihette O’nun için bir şerik düşünülemez. Keza, varlığı vacib, kadim ve baki olan ancak Allah’tır, bu cihetle de yani zâtı itibariyle de şerikten münezzehtir.

“Bütün enva-ı cemâlini ehadiyet sırrıyla göstermek” ifadesi nazarımızı vahidiyet sırrıyla göstermeye sevkediyor. Demek ki, Allah her şeyi güzel yaratmıştır. Bu güzelliğin her şeyi ihata etmesi vahidiyete misâldir. Keza, Allah bütün eşyaya ihsan ettiği bütün güzelliklerin her çeşidini bir tek mahlukunda da tecelli ettirmek istemiş ve Resûlulllah Efendimizi (asm.) bu cami ve mükemmel mahiyetle yaratmıştır. Bu ise ehadiyetin bir cilvesidir.

Onun (asm.) kalbi bütün hakikatleri istiab edecek bir vüsattedir “şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde”dir ve “o şecerenin hakàik-ı esâsiyesini istiâb edecek bir çekirdek hükmünde”dir.

Ve mi’rac “o mebde-i evvel olan çekirdekten ta müntehâ olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisâl hükmünde”dir. Yani Allah Resûlünün mübarek kalbi bütün hakikatlere mazhar olmakla birlikte, bu mazhariyet bir çekirdeğin ağacın tamamını içine alması gibi idi. Mi’rac ile o çekirdek hükmündeki marifeti, muhabbeti, müşahadesi bütün kâinatı kaplayacak derecede büyüdü, inkişaf etti.

Kâinatta yarattığı her mahlukunu seven Cenâb-ı Hak, o kâinat ağacının meyvesi olan Resûlllahı “bütün kâinat namına” sevmiş, ve sonunda Onu huzuruna celb ile rü’yet-i cemâline müşerref etmiş ve “ondaki hâlet-i kudsiyeyi başkasına sirâyet ettirmek için kelâmıyla taltif edip, fermanıyla tavzif” etmiştir.

Yani, "Benim sevdiğim bir kul olmak isteyen ve ebedi âlemde rü’yetime mazhar olmak dileyen Ona benzesin." mesajını fermanıyla bütün insanlara bildirmiştir.

Bu bahsi şu âyet-i kerîme ile tamamlayalım:

“De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin. Ta ki, Allah da sizi sevsin...” (Âl-i İmran, 3/31)

(1) bk. Sözler, Otuz Birinci Söz, Üçüncü Esas.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...