"Kâinatın en muazzam meselesi ve şu hilkat-ı âlemin en büyük muammâsı olan sırr-ı imandan daha ehemmiyetli bir mesele-i kâinat yoktur." Sırr-ı iman ne demektir, iman sır mıdır?
Değerli Kardeşimiz;
"Sır" kelimesi burada gizli, bilinmeyen ve bilinmesi asla mümkün olmayan manalarında kullanılmıyor. Sır ifadesi burada hakikat ve gerçek manalarında kullanılıyor.
Bu durumda ifade şöyle oluyor:
"Evet, bu kainatın en muazzam meselesi ve şu hilkat-i âlemin en büyük muamması olan iman hakikatinden ve iman gerçeğinden daha ehemmiyetli bir mesele-i kainat yoktur ki, bu iman hakikati ona alet olsun."
"İman hakikati" denildiğinde de imanın altı esası ve bu esasların kâinattaki delilleri akla gelir. İnsanın en büyük vazifesi, tahkik-i imanı elde edip bu imanın gereği olan ibadetlerini ifa etmektir.
Paragrafta geçen "muamma" ifadesinde ise, şöyle bir nükte bulunuyor; İnsan iman hakikatlerini mücerret aklı ile idrak edemiyor, kâinattaki tevhid delillerini kendi kesbi ve gücü ile göremiyor. Bu yüzden, kâinatın umumunda imana ve tevhide dair delilleri görebilmesi, ulvî hakikatleri anlayabilmesi için vahye ve nübüvvet kurumuna ihtiyacı bulunuyor.
Şayet insan vahye tabi olmayıp aklının doğrultusunda hareket ederse, kâinat onun için çözülmesi ve anlaşılması imkânsız olan koca bir muammadır.
İnsan, mücerred akıl ile Allahü Teâlâ 'nın varlığını bilse dahi, O Zât-ı Akdes'in kudsî sıfatlarını ve esmasını, bu kâinatın yaratılış hikmetini, insanların vazifelerini, şu mevcudatın nereden gelip, nereye gittiklerini ve ahirete ait hakikatleri bilemeyeceğinden Cenâb-ı Hak onlara peygamberler ve semavî kitaplar gönderdi.
Bir insan ne kadar zeki, kabiliyetli, temiz, ince anlayışlı, ilim ve irfanda ileri olursa olsun yine de bir peygambere ihtiyacı vardır, ondan müstağni olamaz. Her insanın anlayış ve kabiliyeti farklıdır. Bu bakımdan herkes aynı derecede her hakikati anlayamaz, hayır ve şerri birbirinden ayıramaz. Birinin şer dediğine diğeri hayır diyebilir. İnsan, sadece aklını kullanarak varlıkları tanır ve vazifelerini bilir; fakat onların yaratılış gayelerini, tesbih ve ibadetlerini anlayamaz. Tevhid akidesi, hakikat-ı eşya, insanın ve kâinatın yaratılış gayesi gibi ulvi hakikatler, ancak onlar ile anlaşılır ve bilinir. Hem bu kâinatın ve insanın yaratılışındaki âli maksatlar ve ilahi hikmetler ancak “yüksek dellal, doğru keşşaf, muhakkik üstad ve sadık muallim” olan başta Hz. Muhammed (s.a.v) olmak üzere diğer bütün peygamberlerle bilinir ve anlaşılır.
Vahiysiz ve peygambersiz akıl, her zaman sırat-ı müstakimde yürüyemez, ufku her şeyi kuşatamaz ve tam bir mürşid olamaz. Çünkü akıl da bir mahlûktur, idraki sınırlı ve mahduttur. Nitekim Aristo ve Eflatun gibi üstün zeka sahibi olan dahiler, Allah’a iman ettikleri halde, tekrar dirilmenin ruhen olacağına inanmışlar ve bedenin de dirilmesini akıllarına sığıştıramamışlardır.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü