"Kâinatta, hususan zemin yüzünde, dehşetli ve daimî bir faaliyet ve hallâkıyetin intizamla cereyanı içinde merhametkârâne, müdebbirâne..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Evvelâ: Biz gözümüzle görüyoruz: Kâinatta, hususan zemin yüzünde, dehşetli ve daimî bir faaliyet ve hallâkıyetin intizamla cereyanı içinde merhametkârâne, müdebbirâne bir rububiyet-i mutlaka, hadsiz zîhayatların istiânelerine ve fiilen ve halen ve kàlen istimdatlarına ve dualarına kemâl-i hikmet ve inayetle imdat ve her birine fiilen cevap vermek tezahürü içinde bir ulûhiyet-i mutlaka, bir mâbudiyet-i âmmenin tecelliyatı, umum mahlûkatın, hususan zîhayatın ve bilhassa insan taifelerinin fıtrî ve ihtiyarî binler tarzdaki ibadetlerine mukabelesini akl-ı selim ve iman gözü gördüğü gibi, bütün semâvî fermanlar ve enbiyalar haber veriyorlar."(1)

Kâinatta, bilhassa dünya üzerinde daimî ve dikkat çekici bir hareket ve tebeddül oluyor. Yani kâinat sabit bir halde bırakılmıyor, mütemadiyen halden hale değiştiriliyor.

İnsanın dünyaya geliş safhalarını düşünelim: Nutfe iken alaka, mudğa, azm, lahm… oluyor. Bu dokuz aylık değişim yolculuğunun sonunda dünyaya gelme noktasına varıyor. Dünyaya adım atınca bebek oluyor. Bu bebek, bu noktada da durmuyor, çocuk oluyor, genç oluyor, hasta oluyor, ihtiyar oluyor, saçı dökülüyor, beli bükülüyor ve nihayet ölüyor.

Dünyamız da bizim gibi değil mi? Geceler gündüzlere, gündüzler gecelere dönüşüyor. Günlerin ve gecelerin süreleri de bir kararda durmuyorlar. Yazlar kışa, kışlar yaza dönüşüyor. Kısacası, kâinatta değişmeyen hiç bir şey yok.

Yumurta daima öyle kalsa ondan piliçler çıkmaz. Toprak, olduğu gibi dursa üstünde çimenler, ağaçlar, çiçekler bitmez. Ağacın içinde hareket olmasa meyveler olmaz.

Dünya Güneş'ten bir ateş parçası olarak koptuğunda, devamlı hareket ve faaliyet sonunda bugünkü şeklini almamış olsaydı, karalar, denizler, ormanlar, ceylanlar, balıklar, kuşlar ve nihayet insanlar hep yoklukta kalacaklardı. Güneş de ay da yıldızlarda varlık rahmetine erdikleri için sanki sevinçlerinden parıl parıl parlıyorlar.

Kudret kalemi aralıksız çalışıyor. Önceki gün dedelerimizi yazmıştı, dün babalarımızı. Şimdi de bizi yazdı. Dedelerimiz bu imtihan meydanından çekileceklerdi ki sıra babalarımıza gelsin. Nitekim öyle oldu. Şimdi imtihan salonuna bizler alındık. Dünya tarlasını ahiret namına ekip biçmeye bizler başladık. Bir nehrin yüzündeki kabarcıkların devamlı olarak değişmesi gibi, biz de her an değişmekteyiz. Bir zamanlar dedelerimiz ve babalarımız Allah u Teâlâ Hazretlerinin isimlerinin aynası idiler, şimdi ise onların bedeline o ayinedarlık vazifesini bizler yapıyoruz. Bu hal kıyamete kadar böyle devam edecektir. Bu nöbet değişiminde, gidenler dünyadan ayrılmanın teessürünü çekerken, gelenler ona kavuşmanın memnuniyetini yaşıyorlar.

Bütün bu değişimler mükemmel bir nizam ve plan içinde tahakkuk ediyor. Bu da bize, Allah’ın kâinat üzerindeki mükemmel ve muazzam rububiyetini yani terbiye ve idaresini gösteriyor, ilan ve ispat ediyor.

Allah, kâinatı ve bütün mahlûkatı merhamet ve şefkatle tedbir ve terbiye ediyor. Her canlının ihtiyaçlarını vakti vaktine yetiştirmesi, onlara lazım olan her şeyi layıkıyla vermesi, Allah’ın eşsiz şefkat ve merhametini ilan etmektedir.

Mesela, küçücük bir arıya bal yapma istidadı vermesi, bütün çiçekleri onun sofrası etmesi, kendini savunması için zehirli bir iğne silahını takması gibi ihsan ve ikramlar, Allah’ın bütün varlıklara bahusus hayat sahiplerine karşı ne kadar şefkatli ve merhametli olduğunu gösteriyor.

"Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: 'Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine göz göz ev (kovan) edin. Sonra da her türlü meyveden ye de Rabbinin sana yayılman için belirlediği yolları tut!' Onların karınlarından renkleri çeşit çeşit bir şerbet çıkar ki onda insanlara şifa vardır. Elbette düşünen kimseler için bunda alacak ibret vardır."(Nahl, 16/68, 69)

Bütün bu faaliyet ve ihsanlar, kâinatta mutlak hükmeden bir İlahın varlığını ispat ediyor; yani bir Ulûhiyet-i mutlakayı akla gösteriyor. Madem kâinatta mutlak bir Ulûhiyet görünüyor, buna karşılık bir de umumî bir ibadet görülüyor.

Kâinattaki bütün varlıkların tavrına bakıldığında sonsuz bir acizlik, fakirlik ve ihtiyaç dili ile bir şeyler istediklerini ve her şeye muhtaç olduklarını görürüz. Ve bir İlah tarafından bu talep ve istekler eksiksiz bir şekilde karşılanıyor. İşte buna; ulûhiyet-mabudiyet münasebeti deniliyor. Yani talep eden var, talebi karşılayan var. Talep edenin tavrı ibadet, talebi karşılayan ise ulûhiyettir.

(1) bk. Şualar, On Beşinci Şuâ.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

k.toprak
Allah sizlerden binlerce kez razı olsun kıymettar ağabeylerim
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...