"Öyle hadsiz lemeat-ı hayatiye bir cilvesi olan hayat-ı vacibeye, zeval ve fena yanaşamaz." İzah eder misiniz?
- Mevcudatın zeval ve fenasının Cenab-ı Hakk’ın ve vücub-u vücuduna ve hayatının ölümden münezzeh olduğuna şehadetini bir misalle açabilir miyiz?
Değerli Kardeşimiz;
Bu hakikatin en güzel misalini Üstad hazretleri dersin devamında bizzat vermiş oluyor. Şöyle ki:
"Çünkü mevcudat zevale gittikten sonra, arkalarında yine kendileri gibi hayata mazhar olup yerlerine geldiklerinden, gösteriyor ki, daimî bir zîhayat var ki, mütemadiyen cilve-i hayatı tazelendiriyor. Nasıl ki, güneşe karşı cereyan eden bir nehrin yüzünde kabarcıklar parlar, gider. Gelenler aynı parlamayı gösterip, taife taife arkasında parlayıp, sönüp gider. Bu sönmek, parlamak vaziyetiyle, yüksek, daimî bir güneşin devamına delalet ederler. Öyle de şu mevcudat-ı seyyaredeki hayat ve mevtin değişmeleri ve münavebeleri, bir Hayy-ı Bakinin beka ve devamına şehadet ederler." (Mektubat, 20. Mektup, İkinci Makam)
Şeffaf şeyler üstünde parlayan ve yansıyan ışık huzmeleri, nasıl güneşin varlığını ispat ediyor ise, aynı şekilde bütün hayat cilveleri ve tecellileri de sonsuz ve ezelî olan bir Hayat sıfatına işaret edip ispat ediyor. Kâinatta bulunan bütün canlılık ve hayatların toplamı; Allah’ın Hay isminin bir pırıltısı, bir küçük cilvesi mesabesindedir. Bu hayatların ölümlü ve fani olması, bu hayatı veren Zât’ın bâki ve ezelî bir hayat sahibi olduğunu gösteriyor.
"Mesela, nasıl gündüzde çalkanan bir deniz yüzünde ve akan bir nehir üstündeki kabarcıklarda görünen güneşcikler gitmeleriyle arkalarından gelen yeni kabarcıklar, aynen gidenler gibi güneşcikleri gösterip gökteki güneşe işaret ve şehadet ederler ve zeval ve vefatlarıyla bir daimî güneşin mevcudiyetine ve bekasına delâlet ederler. Aynen öyle de her vakit değişen kâinat denizinin yüzünde ve tazelenen hadsiz fezasında ve zerrat tarlasında ve bütün hadisatı ve fâni mevcudatı kucağına alarak beraber çalkanan zaman nehrinin içinde mahlûkat, mütemadiyen sür'atle akıp gidiyorlar, zâhirî sebepleriyle beraber vefat ediyorlar. Her sene, her gün bir kâinat ölür, bir tazesi yerine gelir."
"Ve zerrat tarlasında, mütemadiyen seyyar dünyalar ve seyyal âlemler mahsulâtı alındığından, elbette kabarcıklar ve güneşcikler zevalleriyle daimî bir güneşi gösterdikleri gibi, o hadsiz mahlûkat ve mahsulâtın vefatları ve zâhirî sebepleriyle beraber kemâl-i intizamla terhisleri, gündüz gibi şüphesiz, güneş gibi zâhir bir kat'iyette bir Hayy-ı Lâyemutun, bir Şems-i Sermedînin, bir Hallâk-ı Bâkînin ve bir Kumandan-ı akdesin vücub-u vücudu ve vahdeti ve mevcudiyeti, kâinatın mevcudiyetinden bin derece zâhir ve kat'îdir diye bütün mevcudat ayrı ayrı ve beraber şehadet ederler. (Şualar, On Beşinci Şuâ ve El-Hüccetü'z-Zehra, Birinci Makam.)
Baki ve ezelî olan bir hayata, zeval ve fâniliğin yanaşması zatında mümkün değildir. Çünkü iki zıddın bir arada olması mantık açısından mümkün değildir. Yani Allah hem ezelî olacak hem de fâni olacak, bu iki zıddın cem olması aklen ve mantıken mümkün değildir. Cenab-ı Hakk’ın ezelî ve ebedî olduğu, eserleri ile sabit olduğu gibi, aklen de vaciptir.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü