"Kur’ân’ın tilmizlerinden Şah-ı Geylânî, Rufâî, Şâzelî (r.a.) gibi şakirtleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerrâtı, katarat adetlerini, mahlûkatın aded-i enfâsını,.." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın mucizâne terbiyesine bak ki, nasıl ednâ bir kederle ve küçük bir gamla başı dönüp sersemleşen ve küçük bir mikroba mağlûp olan bu küçük insan, terbiye-i Kur’ân ile ne kadar teâli ediyor. Ve ne derece letâifi inbisat eder ki, koca dünya mevcudatını, virdine tesbih olmakta kısa görüyor. Ve Cenneti zikir ve virdine gaye olmakta az gördüğü halde, kendi nefsini Cenâb-ı Hakkın ednâ bir mahlûkunun üstünde büyük tutmuyor."(1)

Büyük zatların vird ve dualarında, tazarru ve niyazlarında; kâinatın zerreleri adedince, canlıların nefesleri sayısınca, denizlerin damlaları miktarınca, bitkilerin yaprakları adedince, ağaçların tesbih ve zikirleri sayısınca diyerek tesbihlerini külli niyetlerle yapmışlardır.

Yani o büyük zâtlar şöyle demiş oluyorlar: Bizim gücümüz seni sonsuz bir şekilde zikretmeye yetmez, ama biz küllî bir niyet ile kâinatın sana hâl ve kal dili ile yapmış olduğu zikir ve duaları, kendi namımıza sana takdim ediyoruz.

"Et-Tahiyyat" duasını okuyan bir mü’min; bütün hayat sahiplerinin hayatları ile Allah’a takdim ettikleri zikir ve tesbihlerini kendi namına Allah’a takdim etmiş oluyor.

Tahiyye, lügat manasıyla “hayır dua etme”, “malikiyet” gibi manalara gelir. Bu ifade, namazda lügat mânasıyla değil, ıstılahî olarak “hediye-i ubûdiyet” mânâsında istimal edilmektedir.

Bir mümin, küllî bir niyet ile "Bütün mahlûkatın hayatlarıyla sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma umumunu sana takdim ediyorum" diyerek Allah’a takdim edebilir. İşte Allah insanın bu küllî niyetini ve duasını yapmış gibi kabul ediyor.

Allah Resulü (asm.) mi’racda, Cenâb-ı Hakk’a selâm makamında “Ettehiyyâtülillâh” demekle, bütün mahlûkatın ibadetlerini, tesbihlerini, hamd ve senalarını, kâinat şeceresinin en mükemmel meyvesi olarak, kendi namına Allah’a takdim etmiştir.

İnsan, küllî istidadı, harika cihazları ve mükemmel duygularıyla, bütün kâinatı kucaklayacak bir mahiyettedir. Aynı zamanda insan, Allah’ın bütün isim ve sıfatlarına en cami’ bir aynadır. Bu yüzden, kâinat ve mevcudatın halifesi ve kumandanı hükmündedir.

İnsan, bütün mahlûkata vekâlet edip, bütün kâinatın lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile yaptıkları ibadetlerini ve tesbihlerini Rabbine takdim edecek bir kumandan hükmündedir.

Büyük velilerin dua ve zikirlerinde geçen “kâinatın zerreleri adedince”, “seyyaratın sayısınca”, “denizlerin katreleri miktarınca” gibi muazzam kesret ifadeleri, onların duygu ve düşünce bakımından kâinata sığmadıklarını, kâinatı aştıklarını gösteriyor.

Aynı o kutlu zatlar, yaptıkları ibadet ve zikirlere karşı, cenneti ve ebedî saadeti bile esas maksat yapmazlar. Allah'ın rızasından başka hiçbir şeyi gaye edinmezler. Böyle ulvî bir ruhu taşıdıkları halde, kendilerini en küçük bir mahlûktan bile üstün tutmazlar. Bu derece bir mahviyet ve tevazu içindedirler. Onlar bu yüce ahlakı, ulvî hasletleri ve halis niyeti hep Kur’ân'dan ders almışlardır.

(1) bk. Lem'alar, On Yedinci Lem'a, Beşinci Nota.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...