"Lâfız ve lâfz-ı müşebbi’ olduğu bir meâl-i icmâlî ile ve isim ve alem bulundukları mânâ-yı örfî onlara kâfi geliyor." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kur'an ve Cevşen gibi kudsî zikirler, sadece akla hitap etmiyorlar. İnsanın aklı dışında binlerce latifesi ve hissiyatları var. Onların da kendine has feyiz ve gıdalanmaları oluyor. Bu gibi vird ve zikirleri okuduğumuz zaman, o his ve latifeler hissesini alıyorlar. Hatta o his ve latifelerden bazıları pek doymak bilmiyor, zikir ve virdin devamını istiyor. Akıl bir yerde usanıp duruyor. O his ve latifeler ise uzun süre feyze kabil olabiliyorlar. Yani usanmıyorlar. Onun için zikir ve ibadetleri sadece akıl mizanı ile ya da meali ile tartmak doğru olmaz.

"Lâfız ve lâfz-ı müşebbi' olduğu bir meâl-i icmâlî ile ve isim ve alem bulundukları mânâ-yı örfî onlara kâfi geliyor. Eğer mânâyı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir."(1)

Lafz-ı müşebbi’: Lafzın doyurucu olması demektir. İlahî lafızlar insanın her türlü duygusunu doyururlar, mânasına da geliyor. Şayet akıl, Arabî olduğu için lafızdan bir şey anlamaz denilirse, onu da örf ve toplumun kültürü doyurur deniliyor.

Zikir makamında okunan ayet ve hadislerin kısa mânası ya da örfün, yani toplumun o ayet ve hadise yüklemiş olduğu mâna akıl için kâfi ve doyurucudur. Bu sebeple zikir makamında okunan ayet ve hadislerin sırf akla hitap etmesi ve onu tatmin etmesi gayesi ile ayrıca tercüme ve izah edilmesi gerekmiyor. Akıl o özet ve örfî mâna ile tatmin olabilir.

Şayet kutsî olan lafız, mânaya feda edilir ise, o zaman insanın aklı dışındaki diğer bütün latifeleri gıdasız kalıp zulme ve gadre uğramış olurlar. Mesela “Allahü ekber” kelamının hülasası ve örfî mânası aklı işba etmeye yeter de artar bile. Biz bu mübarek kelamı Türkçe’ye çevirip, sadece aklın idrak etmesini temin edersek, hem sair duygu ve latifeler hissesiz kalacaklar hem de insan uzun süre o meali vird edinemeyecek, usanç verecek. Ama insan, o kelamın Arapça ibaresini binlerce defa çekse de usanmıyor.

Kur’an; nurdur, hidayettir ve zikirdir. “Mânasını bilmiyorum” deyip Kur’an okumayı, zikir ve tesbih çekmeyi terk etmek doğru değildir. Onu anlayarak okumak hem zikir, fikir hem de marifettir, anlamadan okumak ise yine büyük bir zikirdir.

Kur’an’ın, zikir ve tesbihlerin mânasını anlamasak bile kalbimize, ruhumuza ve bütün latifelerimize manevî gıda oluyorlar.

“Bütün cinn ve insin binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukûl ve kulûb ve ervahının herbirisine lâyık gıdaları veriyor, dağıtıyor.” (İşaratü’l İ’caz)

Evet, insanda birçok latife var; akıl bazı hakikatleri anlamazsa bile kalb ve ruh hissesiz kalmaz. Yemiş olduğumuz birçok meyvenin hangi vitamin deposu olduğu ve vücudumuza ne gibi faydalar sağladığı daha yakın bir zamanda ortaya çıktı. Bizden önce yaşayan insanlar da o meyve ve sebzelerde ne gibi vitaminlerin olduğunu bilmiyorlardı ama yine de onlardan istifade ediyorlardı. Aynı şekilde dünyaya yeni gelen bir çocuk da en gıdalı ve en latif olan sütün kendisine ne gibi faydalar sağladığından habersizdir, ama onunla beslenmekte ve gıdalanmaktadır. İnsanın mânasını anlamadan okuduğu Kur’an ve diğer virdler de bunun gibidir.

Bediüüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade etmektedir:

“Zikreden adamın feyz-i İlahîyi celbeden muhtelif latifeleri vardır. Bir kısmı kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tâbi değildir. يَشْعُرُ لاَ حَيْثُ مِنْ husule gelir. Binaenaleyh gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâlî değildir.” (Mesnevi-i Nuriye)

(1) bk. Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?