"Madde" ne demektir, asıl mıdır?
Değerli Kardeşimiz;
MADDE DENEN ŞEY
“Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.” (Mektubat)
Bir kısım insanlar, önceleri, putlara taparlardı, şimdi ise putların maddesine tapıyorlar. Bu yeni putperestlere materyalist deniliyor. Ama arada mühim bir fark var: Puta tapanlar onu İlâh biliyor ve ona karşı kendi akıllarınca, bir takım mükellefiyetler ihdas ediyorlardı. Materyalistlerde ise maddeye tapma, sorumluluktan kaçmaya dayanıyor. Çünkü ona karşı hiçbir mükellefiyet altına girmiş olmuyorlar.
Nur Külliyatı’nda maddenin özellikleri sıralanır ve her biri için güzel açıklamalar yapılarak, dikkatler maddenin yaratıcısına çevrilir. Bunlardan birisinde şöyle buyrulur:
“Bilmüşahede madde, mahdum değil ki her şey ona irca’ edilsin. Belki hâdimdir, bir hakikatın tekemmülüne hizmet eder. O hakikat, hayattır. O hakikatın esası da ruhtur.” (Sözler)
Maddenin hayata hizmet ettiğinden kimsenin şüphesi yok. Kendi hayatımızda bunun nice misallerini bizzat yaşıyoruz. En basitinden, ellerimiz kalemi tutuyorsa, ruhumuzun isteğine uyarak tutuyor. Ruh ve ondaki hayat sıfatı "efendi" makamında, madde ise "hizmetçi." Yani mahdum olan, kendisine hizmet edilen hayattır, ruhtur. Hadim, yani hizmet eden ise beden.
O halde ruh ve ona bağlı bütün fonksiyonlar bu hizmetçiye verilemez ve onunla izah edilemez. Aksi halde, birçok batıl fikirleri kabul etmemiz gerekir.
Bu kâinat, bir meyve ağacının imdadına koşturuluyorsa, bunu madde ile izah etmeye kalkıştığımızda, "rızık" mânasını, "açlık" mânasını, "rahmet" ve "merhamet" mânalarını kâinatın maddesine vermemiz gerekecektir. Buna ihtimal vermeyen salim ve müstakim akıllar, bu madde âlemini hayata hizmet ettiren Allah’ı tanır ve bütün bu işleri O’nun rahmetinden, ihsanından, kereminden bilirler.
Böylece hizmetçiye, hizmeti kadar değer verir ve nazarlarını O’nu hizmet ettirene çevirirler. Şükür ve ibadetlerini O’na yaparlar.
MADDEYE EZELİYET İSNADI
Ezeliyet, Cenab-ı Allah’ın zatına mahsustur ve O’nda tebeddül ve tagayyür yoktur. Madde ise tebeddül ve tagayyüre maruzdur, hadistir. Tebeddül ve tagayyüre maruz olan, ezelî olamaz. Madde ya harekettedir, ya sükûndadır: ya katıdır, ya sıvıdır; ya kısadır, ya uzundur. Bu sıfatların biri gitse, diğeri yerine gelir. Bunların değiştiğini gözümüzle görüyoruz. Değişen her şey hâdistir, yani sonradan yaratılmış ihdas edilmiştir. Üstadın ifadesiyle;
“Âlem, mütegayyirdir. Her mütegayyir, hâdistir. Her bir hâdisin, bir muhdisi, yani mûcidi var. Öyle ise bu kâinatın kadîm bir mûcidi var.”
O hâlde ezelî olan madde değil, o maddeyi yaratan Allah’tır.
Maddenin mahlûk olduğunu anlamak istemeyenler, bu cansız, şuursuz ve iradesiz varlığa ulûhiyet isnat etmelerinin saçmalığını çok iyi bildiklerinden, oyunlarını bir başka sahada sergilemeyi tercih ettiler ve maddenin ezelî olduğunu iddia etmeye başladılar.
Evrimciler, insanı anne ve babasının yaptığını iddia etmenin ne kadar saçma olacağını çok iyi bildiklerinden, onun yaratılışını milyonlarca yıl öncesine götürüp, meseleyi bir başka hayvandan evrimleşme şeklinde izaha kalkıştıkları gibi, bunlar da insanı aynı oyunla maziye götürüyor, maddenin ezeliyetiyle meşgûl ederek ona kendi yaratılışını unutturmaya çalışıyorlar.
Maddenin bir yardımcı mahlûk olduğu meydanda iken, onu bir ilâh olarak takdim etmeğe çalışıyorlardı.
Nur Külliyatı’ndan bütün materyalistleri susturan bir hakikat dersini burada aktarmak isterim:
“Madde dedikleri şey ise; suret-i mütegayyire, hem de hareket-i zâile-i hâdiseden tecerrüd etmez. Demek hudûsu muhakkaktır.” (Muhakemat )
Hudus, bir şeyin evvelinin olması, hâdis, ise “evveli olan şey” demektir.
Maddenin hudusu, yani sonradan var edilmesi muhakkaktır, çünkü suret değiştiriyor ve hareket ediyor. Bir hareketi bir başkası takip ediyor.
Bir hareketin yok olması ve yerine bir başkasının gelmesi her iki hareketin de hâdis olduğunu gösteriyor. Buna göre madde bu hadis sıfatları taşıdığından, kendisinin de hâdis olması icap eder. Zira hâdis sıfatlar ancak hâdis olan bir varlıkta bulunabilir. Bu son hüküm "hudusu muhakkaktır’ ifadesiyle net biçimde ortaya konulmuş.
Aynı şeyi suret için de söyleyebiliriz. Madde şekil değiştirdiğine göre, önceki şekli de sonraki şekli de hâdistir. Hâdis bir sıfatı taşıyanın kendisi ezelî olamaz, o da hâdistir, sonradan yaratılmıştır, mahlûktur.
Aklı başında her insan kabul eder ki, ilim eserden öncedir. Sanatkârlık da sanat eserinden önce.
Bir cümle, önce zihinde şekillenir de sonra kâğıda dökülür. Cümlenin yazılmasında kullanılan mürekkeb zerreleri, yazıdaki mânaları önceden bilemezler ki, ona göre şekil alsınlar.
Şu kâinat kitabındaki bütün yazılar da İlâhî ilimde takdir edilmişler ve yine İlâhî kudretle yaratılmışlardır.
İşte bu yaratma sırasında madde istimal edilmiştir.
MADDENİN ASLI
Karşımızda bir sanat abidesi. Bu şaheserin mimarı üzerinde konuşuyoruz. Bir adam yaklaşıyor yanımıza ve "Siz bu taşların aslını ispat etmedikçe ben o mimarı tanımam!" diyor.
Gayet sanatla dikilmiş bir elbiseden söz ediyoruz. Aynı şahıs yine sokuluyor yanımıza: "Siz bu elbisenin yünden mi, pamuktan mı olduğunu ispat etmedikçe ben onun terzisini reddederim" diye tutturuyor.
Maddenin aslı üzerinde yapılan münakaşalar da bundan pek farklı değil.
Her varlık bir İlâhî sanat mucizesi. Her element ayrı renkte bir iplik yahut farklı özelliklere sahip taşlar gibi. Her varlık bu iplerle dokunuyor, bu taşlarla bina ediliyor.
Bir ilim adamı şöyle diyor:
"Mademki madde enerjiye dönüşüyor, ‘her şey aslına rücu eder’ kaidesince maddenin aslının da enerji olduğunu söyleyebiliriz."
Biz bu enerjiyi İlâhî kudretin bir tecellisi biliyor ve bu âlemdeki her şeyin sadece sonsuz bir kudretle değil, yine sonsuz bir ilimle, mutlak bir iradeyle vücut bulduğuna inanıyoruz.
Biz bu inançla âlemdeki Rabbanî sanatları hayranlıkla seyrederken, kapımız çoğu kez bir materyalist tarafından çalınıyor ve "Maddenin aslı ispat edilmedikçe ben bu eserlerin bir yaratıcısı olduğuna inanmam!” deniliyor.
Bazen soruyorum kendi kendime:
Bu adamlar inanmazlarsa ne olur?
Ve cevabımı şöyle veriyorum:
"Bir kitap kalkıp da, ‘mürekkebimin aslı açıklanmadıkça yazarıma inanmam!’ dediğinde ne olursa, ona benzer bir şey olur."“Bittecrübe, madde asıl değil ki, vücud ona müsahhar kalsın ve tâbi’ olsun. Belki madde, bir mâna ile kaimdir. İşte o mâna, hayattır, ruhtur.”(1)
Bu ifadelerle kâinatın tümünde vazife yapan her şey “kelimelere ve cümlelere” benzetilmiş, onların hayata hizmet etmekle mâna kazandıkları nazara verilmiştir. Hayat bu varlık âleminin mânası hükmündedir. Bu hakikat en açık şekilde insanda kendini gösterir. Bedendeki bütün organların şekilleri, yerleri, büyüklükleri ve vazifeleri hep hayata göre tanzim edilmiştir. Yani organlarımız birer kelime gibidir ve ruha hizmet etmekle mâna kazanırlar. Hayat olmasa ne midenin hazmından söz edilebilir, ne gözlerin görmesinden, ne de kulakların işitmesinden...
Hayat olmasa, ne güneşin ışığının, ne atmosferin özelliklerinin, ne gece ve gündüzün, ne mevsimlerin niçin yaratıldıkları ve ne vazife gördükleri anlaşılmaz. Kâinat öyle özelliklerle donatılmıştır ki, bu fabrikadan hayat mahsulü alınsın. Bir çekirdeğin, bütün bir ağaçtan süzülmesi gibi, hayat da bütün varlık âleminden süzülmüştür.
Şu görünen âlem hayata hizmet ettiği gibi, onun bir küçük misali olan insanda da beden ruha hizmet etmektedir. Kâinat da hadimdir, beden de. Mahdum olan yani hizmet edilen hayattır, ruhtur.
Burada geçen hayat kelimesi umumî bir ifadedir, bitki hayatını da içine alır. Ruh sadece hayvanlarda ve insanlarda bulunur ve hayat ruhun bir sıfatıdır.
Dersin devamında madde ve hayat konusunda yapılan tespitlerden birkaçı:
“Bilbedahe madde hâkim değil ki, ona müracaat edilsin, kemalât ondan istenilsin. Belki mahkûmdur, bir esasın hükmüne bakar, onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esas; hayattır, ruhtur, şuurdur.”
Madde hâkim değil mahkûmdur; yaptığı işleri kendi isteğiyle ve iradesiyle değil, her şeye hükmeden Rabbinin emri istikametinde yapmaya mecburdur. Ne dünya, yörüngesini değiştirebilir, ne atmosfer bir başka gezegene göç edebilir, ne de insandaki bir organ yahut bir hücre ruhun emri dışında bir iş görebilir. Eller mahkûmdur, kendi istekleriyle tutmazlar, kendi dilediklerini yazmazlar. Ruh ne emrederse onu yerine getirirler. Ayaklar da mahkûmdur kendi keyiflerine göre yürümezler, ruh nereyi isterse oraya giderler.
“Hem bizzarure madde lüb değil, esas değil, müstekar değil ki, işler ve kemalât ona takılsın, ona bina edilsin; belki yarılmağa, erimeğe, yırtılmağa müheyya bir kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir surettir.”
Bir çekirdeğin kabuğu, içindeki özün korunması içindir. Çekirdeğin lüb kısmı inkişaf ettikçe kabuğu zayıflamaya, yarılmaya, yırtılmaya başlar, tâ ki o çekirdekte planı çizilmiş olan meyve ortaya çıkabilsin, boy gösterebilsin.
Öz olmasa kabuk hiçbir mâna ifade etmez.
Bu kâinatın tümü de hayata göre kabuk ve kışır hükmündedir. Hayat olmasa, gece ile gündüzün, kışla yazın, oksijenle hidrojenin, demirle bakırın bir farkı olmaz.
Meselâ; bir ağacın ruhu onun hayatını devam ettiren kanunudur. Üstad Hazretleri bu hakikati “ukde-i hayat” şeklinde tasvir ediyor. Her bir ağacın bir hayat çekirdeği vardır ki, o çekirdek manen onun ruhu hükmündedir.
Bitkilerin dışındaki cansız varlıklarda da buna benzer durumlar ve kanunlar geçerlidir. Allah’ın her bir ismi o cansız varlıklarda icraat ettiği için bir cihetle onların ruhu ve kanunu hükmündedir.
Nasıl ki mâna, bir cümlenin lafzî kalıbına ruh oluyor ise, her varlığın maddî vücudunun arkasında işleyen isimler ve kanunlar da bir cihetle onlara ruh ve hayat hükmündedir.
Burada "vücut" varlık mânâsında kullanılıyor. "Her madde varlıktır, ama her varlık madde değildir." Dolayısı ile madde ile varlık aynı değildirler, varlık maddeye inhisar etmez.
Mesela kalp, ruh, vicdan, akıl gibi latifeler, varlık sınıfından iken, madde ve maddî değildirler. Demek varlık, sadece maddeden ibaret değildir.
Gaybî âlemler, levh-i mahfuz, âlem-i misal, âlem-i emir gibi âlemler de varlık sınıfından olmalarına rağmen, maddî değildirler.
“Hem madde esas değil,..., yarılmağa, erimeğe, yırtılmağa müheyya bir kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir surettir.”
Kabuk ve suret teşbihleri üzerinde durmuş olduk. Köpük benzetmesine de kısaca temas edelim. Nasıl biz, kabuğun içinde bir lüb bulunduğunu ve kelimenin suretinin arkasında bir mânanın hükmettiğini aklen biliyor ve görüyoruz. Aynı şekilde köpüklerin arkasında da bir denizin var olduğunu biliyoruz. O denizin varlığına göre köpüğün varlığı çok aşağı bir derecededir. Deniz olmasa köpük de olmaz. Mana olmasa suret ortaya konmaz, öz olmasa kabuk yaratılmaz.
Bütün bu misaller, “madde asıl değil” hakikatini ispat etmekte ve kâinatın şu görünen maddesinin arkasında hayatın ve ruhun hükmettiğini nazara vermektedirler.
(1) bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Maksat.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar