"Mevcudat-ı hariciyenin her biri, sureten câmid, şuursuzken, gayet hayatkârâne ve şuurdarâne vazifeleri ve tesbihatları vardır. Elbette, nasıl melâikeler bunların âlem-i melekûtta mümessilidirler, tesbihatlarını ifade ederler…" Devamıyla izahı nasıldır?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Mesnevî-i Nuriye’deki şu hakikat dersini hatırlayalım:

“...Şuurî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir. O fiiller şuurî oldukları halde, şuurun taallûk etmediğinden sâbit olur ki, o fiillerin fâili bir Sâni-i Zîşuurdur. Ne sen fâilsin ve ne senin esbabın...”(1)

İnsan, kendi vücudunda icra edilen sayısız işlerin çok azından haberdardır, çok az bir bölümüne şuuru taalluk eder. Bu taalluk ile insan bir iş yapmış olmuyor, sadece ilmi inkişaf etmiş oluyor. Meselâ, kalbin vazifelerini bilmemiz bizim için bir kemaldir, ama bu bilgimiz kalbin çalışmasına hiçbir fayda sağlamaz. İnsan böyle olursa, güneşler, yıldızlar, denizler ve bitkiler nasıl olur!?. Onların her biri çok şuurlu işler yaptıkları halde, hiçbirinin kendi yaptığı işe şuuru taalluk etmez. Bu ise, “mutlak Alîm, mutlak Kadîr ancak Allah’tır” hakikatini kör gözlere de gösterir.

Bir elma ağacına bakacak olursak, ağaçta bir şuur yoktur. Ancak yaptığı iş ilim ve hikmeti göstermektedir. Zira elmayı, en akıllı insanlar dahi yapamıyorlar.

Tıpkı bir fabrika gibi. Fabrikanın bütün parçaları şuursuz ve camiddir; ancak ortaya koydukları mamuller bir şuurun neticesidir. Bu şuur ve iradeyi fabrikaya veremeyeceğimize göre, başka bir elin varlığını kabul etmek zorundayız. Bu el ise bir mühendisin ilmi ve iktidarıdır.

Her işi bizzat Allah icra etmekle birlikte, meleklerine bu hikmetli işlerini seyrettirmesi, o harika fiilleri seyircisiz bırakmaması ve onların tesbihlerini temsil ettirmesi hem hikmetinin gereği hem de meleklerine bir iltifattır. İşte bütün bu işlere meleklerin muttali olmaları cihetiyle sanki o icraatların yapıldığı mahlûklar meleklerin birer hanesi, birer mescidi gibi olurlar. Timsal kelimesi, bu meleklerin vazife yaptıkları mahlûklara uygun şekillere girmeleri ihtimalini de hatıra getiriyor. On Altıncı Söz’de Üstad’ımızın şöyle bir ifadesi geçiyor:

“Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, Dıhye sûretinde huzur-u Nebevî'de bulunduğu bir anda, huzur-u İlâhîde, haşmetli kanatlarıyla Arş-ı Azam'ın önünde secdeye gider.”(2)

Melekler, nurdan yaratıldıkları ve muhtelif şekillere girebildikleri için, her bir müekkel melek de aslî mahiyetini muhafaza etmekle birlikte, vazife yaptığı şeye uygun bir şekle de girebilir.

Hakikat-ı hali Allah bilir.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre.
(2) bk. Sözler, On Altıncı Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...