"Risalet-i Muhammediye (A.S.M) şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur ve Vahy-i Kur’an dahi, hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.” ifadesini izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Hayat-ı kâinatın hayatı” ifadesini terkip olmaktan çıkardığımızda “kâinatın hayatının hayatı” şeklini alır. Bu ifade bize Nurlarda geçen iki ayrı ifadeyi hatırlatır.

Birisi, “O zihayat meyvelerin meyveleri olan hamd ve ibadet...” İnsan kâinatın meyvesidir, hamd ve ibadet de insanın manevî meyveleridir.

Diğer ifade: “İman insanı insan eder.” Buna göre, insan iman ile insaniyetin kemaline erer ve hakiki insan olur. İmansız insan mutlak manasıyla insan değildir. Âyet-i Kerîmenin de haber verdiği gibi, “hayvanlardan daha aşağıdır.” Bu aşağılığı “Küfür, insanı gayet aciz bir canavar hayvan eder” cümlesi gayet güzel ortaya koyar.

Kâinat şeceresi, hayatı meyve verdiği gibi, bu hayat meyvesinin de meyvesi, yani en mükemmel şekli “hayat-ı Muhammediye”dir. Onun hayatı, hayatın hayatıdır, Onsuz hayat hakiki manada hayat sayılmaz. Ona karşı olan bir hayat ise, insan hayatı olmaktan çok uzaklaşır, canavar bir hayvan hayatı olur.

“Maddî ve Manevî hayat-ı Muhammediye” denilince, Allah Resulünün cismanî ve ruhanî hayatları anlaşılır.

“Şuur-u kâinatın şuuru” ibaresi de “kâinatın şuurunun şuuru” demektir. Allah’ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık olmadığına göre, her varlık kendi mahiyetinin imkân verdiği ölçüde bir şuur sahibidir.

“Şuur ve hissin, hayattan süzülmüş bir hülasa” olduğu üzerinde daha önce durmuştuk. Bu şuurun en mükemmel şekli, hayatın da en ileri derecesi demek olur. Bu “şuur âlemini” bir şecere olarak tahayyül ettiğimizde, bu şuurun meyvesi ve o şuurun şuuru ve nuru “hayat-ı Muhammediye” olur. Yani, hayat denilince, kâmil manasıyla, Resul-i Ekrem Efendimiz (asm.)’ın hayatı hatırlanacağı gibi, şuur denilince de yine onun o kâmil şuuru hatırlanır.

Bir şey mutlak zikredilince kemali anlaşılacağı için, insan denilince, kâmil insan, kâmil insan denilince Peygamber, peygamber denilince de Ahir zaman Peygamberi Hazret-i Muhammed (asm) anlaşılır.

“ Anlaşılmaz bir kitap, muallimsiz olsa, manasız bir kâğıttan ibaret kalır.”

Bu kâinat kitabını  doğru okuyan, Allah’ın varlığını, birliğini insanlara öğreten ve O’na karşı görevlerini talim edenler başta peygamberler olmak üzere bütün kâmil insanlardır.  Ve bu görevi, Kur’ân ile en mükemmel manada yapan Peygamber Efendimizdir (asm.)

İnsan, bütün esmâya mazhar bir istidatta yaratılmış olmakla birlikte, bütün esmâ-i İlâhîyeye en mükemmel ayna Habib-i Edip Efendimizdir. Peygamber Efendimiz (asm.) bütün esmâya hem en ileri seviyede, hem de  itidal üzere mazhardır. İtidal, bir isme fazla, diğerine noksan değil, hepsine azamî derecede mazhar olmak demektir.   

Resulullah Efendimizin (asm.) manevî hayatını ve şuurunu bizim idrakten aciz olduğumuzu Nur Külliyatı'ndaki şu cümle çok güzel ortaya koyar:

“İsm-i Â’zama mazhar olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam’ın bir âyette mazhar olduğu feyz-i ilâhî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir.”(1)

İşte vahy-i Kur’ân, bu en mükemmel hayat ve yine en mükemmel şuur sahibine nazil olmuştur. Kur’ân hakikatleri ise, “hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.”

“Hayat-ı kâinatın ruhu ve şuur-u kâinatın aklı” ifadeleri bize şu dersi verir:

“Ruhsuz hayat” denilince bitkilerin hayatı, “akılsız şuur” denilince de hayvanların hayatı hatıra gelir. Kâinatın meyvesi olan insanlar, vahy-i Kur’anı dinlemekle, “nebatî cismaniyet ve hayvanî nefis” mertebelerini geride bırakarak gerçek insan olurlar.

“Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak. Kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir alem-i nur bulursun.”(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal.
(2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Zühre.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...