"Muhabbet ihtiyarî değil. Hem, ihtiyac-ı fıtrîye binaen, leziz taamları ve meyveleri severim..." Bu mühim suali devamıyla açar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Cümlemin tamamı şöyle:

“Diyorsunuz ki: “Muhabbet ihtiyarî değil. Hem, ihtiyac-ı fıtrîye binaen, leziz taamları ve meyveleri severim. Peder ve valide ve evlâtlarımı severim. Refika-i hayatımı severim. Dost ve ahbaplarımı severim. Enbiya ve evliyayı severim. Hayatımı, gençliğimi severim. Baharı ve güzel şeyleri ve dünyayı severim. Nasıl bunları sevmeyeceğim? Nasıl bütün bu muhabbetleri Cenab-ı Hakkın zât ve sıfât ve esmâsına verebilirim? Bu ne demektir?”

Risalelerde insan kalbindeki muhabbet kabiliyetinin sonsuz olduğu kaydedilir. Bu sadece insana has bir ihsandır. Diğer hayvanlar sadece rızıklarını severler ve yavrularına belli bir dönem şefkat ederler. İnsan ise leziz taamlardan, peder ve validesinden, enbiya ve evliyaya kadar uzanan sonsuz bir muhabbet kabiliyetiyle donatılmıştır. Gözümüzü veren ve ona görme kabiliyeti ihsan eden Allah olduğu gibi, kalbimize bu sınırsız muhabbet kabiliyetini yerleştiren de O’dur. O halde, biz neyi seviyorsak Allah’ın ihsanıyla seviyoruz demektir. Zira bütün o sevdiğimiz varlıklar hep O’nun isim ve sıfatlarının tecellileridirler.

İnsana düşen birinci vazife, bütün bu tecellilerden esmâ ve sıfatlara intikal etmek ve onların sahibini sevmektir.

“Leziz taamları ve meyveleri” sevmek mümin olan insanı Rezzâk ismini sevmeye ulaştırır. Zira o rızıklar o güneşin aynadaki akisleri gibidirler. Kâinatı bir fabrika gibi çalıştırıp ondan meyve ağaçlarını süzen kudret, o ağaçlardan da meyveleri süzmüştür. Bu hayret verici tablo karşısında insana düşen birinci vazife, Allah’ın kudretini ve rahmetini o aynalarda tefekkür ve hayret ile seyretmek, ikinci olarak da bu ihsanlara şükür ve hamd ile mukabele etmektir.

Tâdât ettiğin sevdiklerini sevme demiyoruz. Belki onları Cenâb-ı Hakkın hesabına ve Onun muhabbeti namına sev, deriz.(...)"

"Hem refika-i hayatını, rahmet-i İlâhiyenin mûnis, lâtif bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn-ü suretine muhabbetini bağlama. Belki kadının en cazibedar, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letâfet ve nezaket içindeki hüsn-ü sîretidir. Ve en kıymettar ve en şirin cemâli ise, ulvî, ciddî, samimî, nuranî şefkatidir. Şu cemâl-i şefkat ve hüsn-ü sîret, âhir hayata kadar devam eder, ziyadeleşir. Ve o zaife, lâtife mahlûkun hukuk-u hürmeti o muhabbetle muhafaza edilir. Yoksa, hüsn-ü suretin zevâliyle, en muhtaç olduğu bir zamanda biçare hakkını kaybeder.(...)"

"Elhasıl: Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mânâ-yı harfiyle sev; mânâ-yı ismiyle sevme. 'Ne kadar güzel yapılmış.' de. 'Ne kadar güzeldir.' deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünkü, bâtın-ı kalb âyine-i Sameddir ve Ona mahsustur."

Üstad Hazretleri numune olarak verdiğimiz bu gibi ifadeleriyle insanların neyi nasıl seveceklerini ifade ediyor ve muhabbetin ölçüsünü ortaya koyuyor. Allah için ve Allah hesabına olmayan muhabbet ve aşkların, yanlış ve boş olduğuna, hatta sahibine azap ve acı vermekten başka hiçbir faydası olmadığına işaret ediyor.

Allah, insana kalp ve muhabbet hissini, kendi isim ve sıfatlarını sevdirmek için vermiştir. Hatta insandaki kalb ve muhabbete öyle bir genişlik vermiştir ki; ezelî ve ebedî olan Allah’ın cemal ve kemalinden başka hiçbir şeyle tatmin olamaz. Mahlûkatı ise ancak Allah’ın bir san'atı ve O’nun cemal ve kemaline bir ayna olması noktasından O’nun namına sevebilir.

Kalp Allah’ı sevmekle ve O’nu zikretmekle tamin olur.

“İyi biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı zikretmekle (anmakla) huzur bulur.” (Ra’d Suresi, 13/ 28)

Cenab-ı Hakk’ın muhabbeti, fani olan dünyanın birkaç günlük zevkiyle mukayese edilmez. İnsanın kalbine yerleştirilen nihayetsiz muhabbet, nihayetsiz cemal ve kemal sahibi olan Cenab-ı Hakk’ı sevmesi için verilmiştir.

“İnsan, kâinatın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinatı istila edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemal sahibi olabilir.” (Sözler)

Dünya, insanın arzu ve emellerini tatmin için kâfi değildir. Bunun içindir ki, dünyanın güzel manzaralarını kısa bir zamanda temaşa edip; onun zevk ve sürurlarını tatmak, ancak insanın iştihasını açar, fakat doyurup tatmin etmez.

“Ancak o ruhun arzularını ve meyillerini tatmin ve temin edecek, âlem-i âhirettir.” (İşarat’ül İ’caz)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...