"Muhabbet ihtiyari değil. Hem, ihtiyac-ı fıtriye binaen, leziz taamları ve meyveleri severim..." Bu mühim suali devamıyla açar mısınız?
Değerli Kardeşimiz;
Cümlemin tamamı şöyle:
"Diyorsunuz ki: 'Muhabbet ihtiyari değil. Hem, ihtiyac-ı fıtriye binaen, leziz taamları ve meyveleri severim. Peder ve valide ve evlatlarımı severim. Refika-i hayatımı severim. Dost ve ahbaplarımı severim. Enbiya ve evliyayı severim. Hayatımı, gençliğimi severim. Baharı ve güzel şeyleri ve dünyayı severim. Nasıl bunları sevmeyeceğim? Nasıl bütün bu muhabbetleri Cenab-ı Hakk'ın zat ve sıfat ve esmasına verebilirim? Bu ne demektir?' " (Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf)
Risalelerde insan kalbindeki muhabbet kabiliyetinin sonsuz olduğu kaydedilir. Bu sadece insana has bir ihsandır. Diğer hayvanlar sadece rızıklarını severler ve yavrularına belli bir dönem şefkat ederler. İnsan ise leziz taamlardan, peder ve validesinden, enbiya ve evliyaya kadar uzanan sonsuz bir muhabbet kabiliyetiyle donatılmıştır. Gözümüzü veren ve ona görme kabiliyeti ihsan eden Allah olduğu gibi, kalbimize bu sınırsız muhabbet kabiliyetini yerleştiren de odur. O halde, biz neyi seviyorsak Allah’ın ihsanıyla seviyoruz demektir. Zira bütün o sevdiğimiz varlıklar hep onun isim ve sıfatlarının tecellileridirler.
İnsana düşen birinci vazife, bütün bu tecellilerden esma ve sıfatlara intikal etmek ve onların sahibini sevmektir.
“Leziz taamları ve meyveleri” sevmek mümin olan insanı Rezzâk ismini sevmeye ulaştırır. Zira o rızıklar o güneşin aynadaki akisleri gibidirler. Kâinatı bir fabrika gibi çalıştırıp ondan meyve ağaçlarını süzen kudret, o ağaçlardan da meyveleri süzmüştür. Bu hayret verici tablo karşısında insana düşen birinci vazife, Allah’ın kudretini ve rahmetini o aynalarda tefekkür ve hayret ile seyretmek, ikinci olarak da bu ihsanlara şükür ve hamd ile mukabele etmektir.
"Tadat ettiğin sevdiklerini sevme demiyoruz. Belki onları Cenâb-ı Hakk'ın hesabına ve onun muhabbeti namına sev, deriz.(...)"
"Hem refika-i hayatını, rahmet-i İlâhiyenin mûnis, lâtif bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn-ü suretine muhabbetini bağlama. Belki kadının en cazibedar, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letâfet ve nezaket içindeki hüsn-ü sîretidir. Ve en kıymettar ve en şirin cemâli ise, ulvî, ciddî, samimî, nuranî şefkatidir. Şu cemâl-i şefkat ve hüsn-ü sîret, âhir hayata kadar devam eder, ziyadeleşir. Ve o zaife, lâtife mahlûkun hukuk-u hürmeti o muhabbetle muhafaza edilir. Yoksa, hüsn-ü suretin zevâliyle, en muhtaç olduğu bir zamanda biçare hakkını kaybeder.(...)"
"Elhasıl: Dünyayı ve ondaki mahlukatı mana-yı harfiyle sev; mana-yı ismiyle sevme. 'Ne kadar güzel yapılmış.' de. 'Ne kadar güzeldir.' deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünkü bâtın-ı kalb ayine-i Sameddir ve ona mahsustur." (bk. age.)
Üstad Hazretleri numune olarak verdiğimiz bu gibi ifadeleriyle insanların neyi nasıl seveceklerini ifade ediyor ve muhabbetin ölçüsünü ortaya koyuyor. Allah için ve Allah hesabına olmayan muhabbet ve aşkların, yanlış ve boş olduğuna, hatta sahibine azap ve acı vermekten başka hiçbir faydası olmadığına işaret ediyor.
Allah, insana kalp ve muhabbet hissini, kendi isim ve sıfatlarını sevdirmek için vermiştir. Hatta insandaki kalb ve muhabbete öyle bir genişlik vermiştir ki; ezelî ve ebedî olan Allah’ın cemal ve kemalinden başka hiçbir şeyle tatmin olamaz. Mahlukatı ise ancak Allah’ın bir san'atı ve onun cemal ve kemaline bir ayna olması noktasından onun namına sevebilir.
Kalp Allah’ı sevmekle ve onu zikretmekle tamin olur.
“...İyi biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı zikretmekle (anmakla) huzur bulur.” (Ra’d, 13/ 28)
Cenab-ı Hakk’ın muhabbeti, fani olan dünyanın birkaç günlük zevkiyle mukayese edilmez. İnsanın kalbine yerleştirilen nihayetsiz muhabbet, nihayetsiz cemal ve kemal sahibi olan Cenab-ı Hakk’ı sevmesi için verilmiştir.
"İnsan, kâinatın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinatı istila edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte şöyle nihayetsiz bir muhabbete layık olacak, nihayetsiz bir kemal sahibi olabilir." (Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal)
Dünya, insanın arzu ve emellerini tatmin için kâfi değildir. Bunun içindir ki, dünyanın güzel manzaralarını kısa bir zamanda temaşa edip; onun zevk ve sürurlarını tatmak, ancak insanın iştihasını açar, fakat doyurup tatmin etmez.
"...Ancak o ruhun arzularını ve meyillerini tatmin ve temin edecek, âlem-i ahirettir." (İşaratü'l-İ’caz, Bakara Suresi 21-22. Ayetlerin Tefsiri)
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
"Tâdât ettiğin sevdiklerini sevme demiyoruz. Belki onları Cenâb-ı Hakkın hesabına ve Onun muhabbeti namına sev deriz. Meselâ, leziz taamları, güzel meyveleri, Cenâb-ı Hakkın ihsanı ve o Rahmân-ı Rahîmin in’âmı cihetinde sevmek, Rahmân ve Mün’im isimlerini sevmektir; hem mânevî bir şükürdür. Şu muhabbet yalnız nefis hesabına olmadığını ve Rahmân namına olduğunu gösteren, meşru dairesinde kanaatkârâne kazanmak ve mütefekkirâne, müteşekkirâne yemektir."
Rahmân ismi, Rezzâk ismini içine alıyor. Çünkü:
Rahmân: Allah’ın bütün mahlûkata ayırım yapmadan, merhamet ve şefkatle nimetler vermesi. Bu şefkatin içinde rızık da var, sağlık da, hava da, güneş de… yani tüm rahmet tezahürleri.
Rezzâk: Daha özelde, mahlûkata rızık vermesi.
Pasajda Rezzak yerine Rahmân seçilmesi bu yüzden. Hem rızk veriyor, hem de merhamet ediyor, şefkat ediyor vs.
Dolayısıyla, Rezzâk ismi Rahmân isminin bir cilvesi, bir şubesi hükmünde.
Üstad da bu yüzden yiyecek-içecek örneklerinde “Rezzâk” yerine “Rahmân” ismini öne çıkarıyor; çünkü muhabbetin zemini sadece rızık olayı değil,tabiki Rezzak'a da muhabbet edilir ama o rızkın ardındaki genel şefkat ve rahmet tablosu sunuluyor.
"Hem refika-i hayatını, rahmet-i İlâhiyenin mûnis, lâtif bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve muhabbet et.Fakat çabuk bozulan hüsn-ü suretine muhabbetini bağlama."
İnsanın fıtratı, sağlığı, genetiği, yaşam tarzı farklı olduğundan, bazı kadınların (ve erkeklerin de) hüsn-ü sureti daha hızlı değişebiliyor.
Kimi insan on yıl içinde belirgin şekilde yaşlanma izleri taşır, güzelliği sönükleşir.
Kimisi daha uzun süre genç ve güzel kalır.
Ama nihayetinde her güzellik fanidir; er ya da geç solacak.
Üstad’ın “çabuk bozulur” ifadesi, aslında fâniliğe dikkat çekmek için bir uyarıdır. “On yıl, yirmi yıl, altmış yıl” fark etmez; insan kalbinin istediği ebedî güzellik burada yok.
Kiminde 10 yılda, kiminde 40 yılda bozulur.
Ama her hâlükârda “fani”dir yani çabuktur.
İşte bu yüzden muhabbetin kaynağına, yani Cemîl-i Zülcelâl’e bağlanmalı.