"Müsbet Hareket" ne demektir?

Soru Detayı

- Bu düsturu açıklayıp, ehemmiyeti hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Mesleğimizin en mühim esaslarından biri de müsbet harekettir.

Hayatı boyunca müsbet hareket metodunu uygulayan Bediüzzaman Hazretleri, akıl almaz zulüm ve işkencelere maruz kaldığı halde, bedduayı bile menfî hareket saymış, talebelerine de sabrı ve müspet hareketi tavsiye etmiştir. Bediüzzaman, kendisine hapishanelerde yer hazırlayıp zulmedenlere bile hakkını helal ettiğini ifade etmiştir. İşte Bediüzzaman Hazretlerinin davasında muvaffak olmasının ve Nur Risalelerinden hem kemiyeten hem de keyfiyeten azim bir cemaatın meydana gelmesinin temelinde; bu müsbet hareket metodu vardır.

Bediüzzaman Hazretlerinin hayatı boyunca uyguladığı ve son ders olarak da talebelerine tavsiye ettiği “müsbet hareket metodu”; bizim en büyük düsturumuz ve temel hareket noktamızdır. Daima müsbet hareket metodu ile hizmetlerine devam eden Nur talebeleri, 12 Eylül öncesi, 12 Mart sonrası ve benzer hâdiselerde anarşiye karışmamış, menfi hareket içerisine girmemişlerdir. Bu durum geçmişte olduğu gibi, günümüzde de aynen devam etmektedir ve inşallah kıyamete kadar da devam edecektir.

Bediüzzaman, bütün ömrü boyunca tatbik ettiği tebliğ ve irşat prensiplerinin bir hülâsası mahiyetinde olan ve Emirdağ Lahikası’nda neşredilen son mektubunda müsbet hareket etmenin ehemmiyetini şöyle ifade etmektedir:

“Aziz kardeşlerim!

"Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlahîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlahiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz. Meselâ:"

"Kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, bir çok hâdiselerle sabit olmuş. Meselâ: Rusya'da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfî'de idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlahiyeye karışmamak hakikatı için; bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis (A.S) gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi sabır ve rıza ile karşıladım.”

Bu cümlelerde müsbet ve menfî hareketlerin en ehemmiyetlileri nazarımıza sunulmuştur:

- Rıza-yı İlâhî için çalışmak müsbet; riya, gösteriş ve menfaat için çabalamak menfîdir.

- Hizmet-i imaniyye müsbet; küfür ve dalâlete, isyan ve sefahate çalışmak menfîdir.

- Allah’a tevekkül müsbet; vazife-i İlâhiyyeye karışmak menfîdir.

- Asayişi muhafaza müsbet; kavga ve ihtilâl çıkarmak, huzur ve emniyeti ihlâl etmek menfîdir.

- Sabır ve şükür müsbet; sabırsızlık ve isyan menfîdir.

- Müsbet, “ispat edilmiş” demektir. İspat edilen, ortaya konulan istifadeye sunulana müsbet denir.

- Müsbet imardır, menfî ise tahriptir.

Dünün boş arsasına bugün bir bina kurmuş, istifadeye sunmuşsanız bu bir müsbet harekettir. Ama mevcut bir binayı ortadan kaldırmış, faydasız hâle getirmişseniz buna da menfî denir.

Menfî; nefyedilmiş demektir. Nefiy ise sürgün etmek, ortadan kaldırmak, yokluğunu iddia etmek mânâlarına geliyor. Küfre giren insana imansız denilmesi de bundandır. Bu adam, kendi iman sarayını yıkmıştır. Kezâ, iffet ve ahlâkını harap eden adama da ahlâksız deriz. Burada da bir menfî hareket söz konusudur.

Müspetler de, menfîler de sayısız denecek kadar çok. Bunlar içerisinde müspetin en ileri derecesini şu ifadelerde buluyoruz:

“Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmak.”

Hizmet-i imaniyye, insanoğluna yapılabilecek en büyük yardımın ifadesi, en büyük müsbetin simgesidir. Kalpten küfür sökülüp atılacak, yerine iman bina edilecektir. Bu hizmet sonunda, bir insan iman nimetine kavuşursa, daha önce, sadece gördüğü eşya ile alâkadar olan bu adam, artık bütün âlemlerin Rabbine vasıl olmuş, maddede boğulan aklı âlemlerin yaratıcısını bulmuştur. Bir nur talebesinin, Risale-i Nur’un müsbet hareketle ilgili bütün esaslarına riayet ederek hâlis bir iman hizmeti yaptığı halde, insanları ıslah vâdisinde umduğu neticeye ulaşamaması hâlinde, yeise düşmemesi için mezkûr düstur şöylece noktalanır:

“Vazife-i İlâhiyyeye karışmamak.”

Nurlardan aldığımız derse göre, İlâhî vazife neticeleri yaratmaktır. Rezzak, yani rızık verici O olduğu gibi, Hâdî de yani hidayete erdirici O’dur. Biz rızık konusunda nasıl sadece tohum ekip, gerekli bakımı yaptıktan sonra, bir habbenin on, yüz, yahut bin olmasına karışmıyor, bunu ancak Allah’ın kudret ve rahmetinden bekliyorsak, kalplere ektiğimiz hakikat tohumlarının da sümbül vermesine karışmayacağız. Kalpler Allah’ın yed-i kudretindedir ve Hâdî ancak O’dur. Okuduklarımız ve anlattıklarımız muhatabımızın kalbinde ancak onun lütfüyle sünbül verir, bizim irademizle değil...

Bir diğer temel cümle:

“Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti için, herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.”

Cümlenin giriş kısmındaki mesaj, daha çok devlet yöneticilerine bakıyor. Asayişin ancak müsbet bir iman hizmetiyle temin edilebileceği ders veriliyor. Nur hizmetinin ulaştığı kimseler, mesele çıkarmak ve sıkıntı vermek şöyle dursun, “asayişin birer mânevî bekçisi” oluyorlar.

Bu cümlede Nur Talebelerine de şu mesaj verilmiştir:

“Şayet sizi yanlış anlayarak yahut büsbütün anlamayarak, ihlâs ile yaptığınız bu iman hizmetine mukabil sizlere sıkıntı verirlerse, sakın menfî hareketlere tevessül etmeyin; sıkıntıları sabırla ve şükürle karşılayın.”

Bir Nur talebesi, Üstad'ın bu şükür tavsiyesini şöyle değerlendirir:

“Nice insanlar dünyevî, hatta gayr-ı meşru istekler uğrunda her bir sıkıntıya katlanırlarken, ben iman dâvâsını, tevhid dâvâsını, ahlâk dâvâsını ilân ve i’lâ etme uğrunda bir takım eza ve cefalara maruz kalıyorsam, bunu bir lütf-ü İlâhî bilip şükretmeliyim.”

Üstadımız, kendisini menfî bir harekete sevk etmek için yapılan bütün işkencelere, zulümlere, oynanan bütün şeytanî oyunlara sadece acı bir tebessümle karşılık vermiş, ona zulmedenler de dâhil olmak üzere, bütün bir beşeriyetin imanını kurtarmak için çıktığı o mukaddes yolculuğunu, itidâl-i dem ile, sarsılmadan ve düşmanlığa girmeden tamamlamıştır.

***

Emirdağ Lâhikası’nın son sayfalarında uzunca bir mektup vardır, başındaki şu ifadeler oldukça dikkat çekici olduğundan nazarımıza çarpar:

“Umum Nur talebelerine Üstad Bediüzzaman'ın vefatından önce vermiş olduğu en son derstir.”(1)

Bu mektup; Nur Talebelerinin değişmez prensibi, hizmet binasının en mühim kolonu, Risale-i Nur’un olmazsa olmaz düsturu Müsbet Hareket üzerine geniş açıklamalar, tavsiyeler ve emirlerle dolu olup, son ders olması hasebiyle Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerine bir vasiyeti hükmündedir.

Müsbet “ispat edilmiş” demektir; hayrı, fazileti, faydası, güzelliği ispat edilmiş, istifadeye sunulmuş her şey müsbettir. Buna göre iman müsbet, küfür menfî; itaat müsbet, isyan menfî; ilim müsbet, cehalet menfî; ittihad müsbet, ihtilaf menfî; muhabbet müsbet, düşmanlık menfî; sulh müsbet, kavga menfî diyebiliriz. Öyleyse iman ekseni üzerine ibadet, güzel ahlâk gibi ne kadar hayırlı şeyler varsa bina etmeye çalışmak müsbet harekettir.

Son dersin ilk cümleleri, birkaç küçük cümle olmakla birlikte çok büyük hakikatleri ihtiva eden çekirdek misal cümlelerdir ve müsbet hareketin DNA yapısını ifade etmektedir:

“Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.”(2)

Evvelâ eksen kayması yaşamamak adına ciddi bir ikaz yapılarak, her menfi hareketin vazife dışına çıkmak, dolayısıyla haddi aşmak olduğunun altı çizildikten sonra, müsbet hareketin ne olduğu tespit edilmektedir. Buna göre rıza-yı İlâhî için çalışmak müsbet; gösteriş, menfaat, makam gibi Allah rızası dışında gaye ve maksatlar için çabalamak menfîdir. İman hizmeti müsbet; küfür, dalalet, sefahet gibi cereyanlar menfîdir, sûreten iman hizmeti altında başka mana ve maksatları hâsıl edecek çalışmalar yapmak da menfîdir. Vazifemizi yapıp neticeyi Allah’tan beklemek, ona tevekkül ve kanaat edip hakkımızda irade buyurduğuna rıza göstermek müsbet; isyan, itiraz, şikâyet ve benzeri mikropları taşıyan vazife-yi İlâhiyeye karışmak menfîdir. Asayişi muhafaza etmek, emniyete yardım edici hizmetlerde bulunmak müsbet; kavga çıkarmak, ihtilale sebebiyet vermek, toplumun nabzını yükseltip huzur ortamını gerginliğe feda etmek, asayiş ve emniyeti ihlal edici manada hareket etmek menfîdir. Zahiren menfi gibi görünen hâdiselerde sükûneti tavsiye etmek, en sıkıntılı zamanlarda sabır ve şükürle mukabelede bulunmak müsbet; sabırsızlık ve şükürsüzlük gösterip muktezalarıyla amel etmek menfîdir.

Bu cümleler üzerinde kısa tahliller yapmadan önce Risale-i Nur’a sadakatin sadece risaleleri okumak, derslere gitmek, sohbet halkalarına dâhil olmak, cemaatle irtibatı kesmemek manasında kalmaması gerektiğini, hakiki sadakatin düstur ve esaslara riayet etmek olduğunu ifade etmek isterim.

Allah rızasını esas maksat yapmak müsbet hareketin en birinci esasıdır; zira bundan mahrum olan hiçbir hareketin Allah indinde kıymeti yoktur. Muvaffakiyet ile makbûliyet birbirinden farklı şeylerdir. Dağlar gibi hizmetin ruhu yok ise, ihlâs sırrından kuvvet almıyorsa, beklentiler rıza-yı İlâhîden başka yollara çıkıyorsa, zerre kadar makbul amel, ondan daha kıymetlidir, dolayısıyla dağlar kadar muvaffakiyet de olsa makbul değildir. Sâdi Şirâzî ne güzel demiş:

“Eğer tuttuğun yol, Allah’tan başkasına gidiyorsa,
Yarın seccadeni Cehennem’e sererler.”

Hizmet-i imaniyenin neferleri himmet ve hamiyetini sadece iman hizmetine hasretmek, gayrı hülyalara dalmamak, yabani rüyalar görmemek zorundadır.

“Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok.”(3)

Diyen bir Üstadın talebesi olarak, başka cereyanlarla alaka kurmamaları şarttır.

Hem demiş:

“Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok.”(4)

Aksi takdirde hizmet hezimet olur; müsbet olmaz, menfidir. İşte o Üstad ki, Şeyh Said ayaklanması bahane edilerek Erek dağındaki inzivagâhından çıkarıldığında, Van ahali ve eşrafı kendisini Hicaz’a, Şam’a kaçırmayı teklif etmişlerdi de sürgün, mahkeme, hapis, zehirlenme, eziyet ve işkencenin her türlüsüne maruz kalacağı Anadolu’nun bağrına gitmek istediğini haykırmıştı. Yıllar sonra “Mısır’da, Amerika’da olsaydınız tarihlerde hürmetle yâd edilecektiniz!..” diyen bir talebesine şu cevabı vermişti:

“Mekke’de olsam da buraya gelmek lazımdı. Çünkü en ziyade burada ihtiyaç var. Binler ruhum olsa, binler hastalıklara müptela olsam ve zahmetler çeksem yine bu milletin imanına ve saadetine hizmet için burada kalmağa Kur’an’dan aldığım dersle karar vermişim ve vermişiz.”(5)

Üstad, zulmün en ağırına, karakışın en dehşetlisine maruz kaldığı halde, Anadolu’nun bağrını tercih ettiğine zerre kadar pişman olmamıştı. “Milletimizin imanını selâmette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm, gül gülistan olur!” diyen de zaten kendisiydi.

Hapishanelerde plan yapmadı, kimseye pusu kuracak organizasyonları düşünmedi; kuvvetle meydana atılmanın, intikam almanın, hesap sormanın derdine düşmedi. Medrese-yi Yusufiye idi zindanlar onun için; Eskişehir’de Otuzuncu Lem’a’yı, Denizli’de Meyve Risalesi’ni, Afyon’da El-Hüccetü’z-Zehra Risalesi’ni telif etti ki bu risaleler baştan sona imandır, iman hakikatlerini izah eder.

“Medenîlere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşîler gibi icbar ile değildir. Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yoktur.”(6)

Diyen bir Üstadın hizmetine başka mana ve maksatlar giremezdi elbette. Buna binâen denilmiş:

“Risale-i Nur, iman ve Kur'ân muhaliflerine karşı mücadelesinde cebir ve münazaa yolunu değil, ikna ve ispat yolunu ihtiyar etmiştir.”(7)

Hizmetimiz iman kurtarma hizmeti, insanlığı cehennemden kurtarmak adına imdatlarına koşma seferberliğidir lâkin bilinmelidir ki hidayet Allah’ın elindedir. Kâinat ağacının en nurlu meyvesi, mahlûkatın en müntehap ve müstesnası olan Resûl-i Kibriya Efendimizin iradesinin dahi bu noktada iş görememesi, dilediğine hidayet verme salahiyetine sahip olamaması gösteriyor ki, hizmetimizi neticeye bina ederek hareket etmek fevkalâde yanlış olup, müsbet hareket prensibine muhaliftir.

Tarlaya tohumu attıktan sonra toprağın içine girmeye, yemek yedikten sonra gıdaların enerjiye dönüşmesi için çalışma yapmaya gücümüz yetmediği gibi, vazifemizi yaptıktan sonra neticeleri arzumuza göre yaratmaya da gücümüz yetmez. Öyleyse müsbet harekete muhalefet etmemek için Üstadımız gibi demeliyiz:

“Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, 'Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenab-ı Hakkın vazifesidir.' deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur'ân'dan ders almışım.”(8)

Nur Talebeleri asayişin muhafızı, emniyetin sigortası hükmündedir; zira yaptıkları müsbet iman hizmetinin neticesi budur. Bir başka ifadeyle; hizmet ağacı, vatan ve milletin huzurunu bozacak zehirli, zararlı meyveleri vermekten müberradır. Zaten asayiş ve emniyet müsbet iman hizmetinin neticesidir; ayrıca toplum huzurunun olmadığı, kavga, ihtilal, terör gibi tahripkâr unsurların hâkim olduğu bir yerde sağlıklı bir iman hizmeti yapmak da mümkün değildir.

“Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakit de onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Âsâyişi muhafazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakikatler itibarıyla, bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.”(9)

Diyen Bediüzzaman Hazretleri, talebelerine şu tavsiyede bulunmaktadır:

“Benimle beraber çok talebelerim de türlü türlü musibetlere, ezâ ve cefâlara mâruz kaldılar, ağır imtihanlar geçirdiler. Benim gibi onlar da bütün haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını helâl etmelerini isterim. Çünkü onlar bilmeyerek kader-i İlâhînin sırlarına, derin tecellîlerine akıl erdiremeyerek bizim dâvâmıza, hakikat-i imaniyenin inkişafına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidayet temennisinden ibarettir. Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara mukabil Risale-i Nur'a sadakat ve sebatla çalışmalarını tavsiye ederim.”(10)

Hz. Üstad, zulmün en şiddetlisine maruz kaldığında dahi asayiş aleyhinde hareket etmedi. Meselâ; Emirdağ sürgünündeyken yakın talebelerinden Hüsrev Altınbaşak, Üstadının zehirlenmiş, ihanetin hıyanetin en ağırına uğramış, ateşler içinde yanan vücuduna bakarak, “Ne olur Üstadım, bir günlüğüne Bediüzzamanlığını bana ver. Bunu sana yapanlara kahr ile beddua edeyim de cezalarını bulsunlar!” diye yalvarmıştı. Lâkin o haldeyken dahi menfî duygulara, olumsuz hislere mağlup olmamış, “Biz yıkmak için değil, yapmak için geldik” demişti. Ne gariptir ki,

“Ben istesem bunlardan bir günde intikamımı alırım, ben ellerimi açtığımda milyonlar 'Âmin.' diyor; kuvvet var, istimâl etmek o kuvveti kullanmak yok!”(11)

Diyen biriydi, güçsüz değildi, bütün melâike ve ruhaniler onun duasına bakıyordu “âmin” diyebilmek için... Ama O Bediüzzaman’dı… Öyle bir gönül taşıyordu ki; dünyaya gelip çabucak ölüyorlar diye kelebeklere, böceklere ağlıyordu. Solan bitkiler, yaprağını döken ağaçlar O’nun yüreğini dağlıyordu. Dağlarda gezerken karşısına çıkıp sigara isteyen zekâ özürlü birini dahi kırmamak için, topladığı kekikleri kurutup, sararak sigara haline getirip ikrâma hazır hale getiren rahmet timsali Bediüzzaman, cansız cisimlerin incinmesine, atılmasına da razı olamıyordu.

Meselâ; o, kırıp, çöpe atmakta tereddüt etmediğimiz boş yumurta kabuğunu kırmaz, üstünden birazcık deler, içindeki yumurtayı yedikten sonra, vazifesi bitmiş kabukları ise aynen muhafaza ederdi. Müsvedde yazılmış, bir kâğıdı buruşturup ya da yırtıp atmaz, yavaşça katlar, kâğıdı dahi incitmezdi... Ne ince bir ruh, ne yüce bir insan…

Bir defasında, bayram öncesi temizlik yapan talebeleri, işe yaramayan eski florasanları kırıp, çöpe atmışlar. Bediüzzaman florasanların akıbetini sorunca, Zübeyir Gündüzalp “Üstadım, onlar iki üç senedir öylece bekliyorlardı. Bozulmuşlar hem de tamir edilmeleri de mümkün değildi. Biz onları kırıp attık” diye cevap verince, tahrip denilen duyguyu tanımayan Bediüzzaman “Fesübhanallah!.. Bu insanoğlunun fıtratında kırma ve yıkma meyli varmış.”(12) diye tepki gösteriyordu. Hapishanede zehirlenmişti ve ölüm döşeğinde idi; bu vaziyette iken fırsat bulup ziyaretine gelebilen bir talebesine şöyle demişti:

"Belki hayatta kalamayacağım. Bütün mevcudiyetim vatan, millet, gençlik ve âlem-i İslâm ve beşerin ebedî refah ve saadeti uğrunda feda olsun. Ölürsem dostlarım intikamımı almasınlar."(13)

İşte böyle büyük bir zâttan, asayiş ve emniyete ihanet etmek, müsbet harekete muhalefet elbette beklenemezdi.

Bediüzzaman Hazretlerinin vasiyeti hükmündeki Müsbet Hareket Mektubundan son olarak öğrendiğimize göre, sabır ve şükür müsbet, sabırsızlık ve isyan menfidir. Şartlar, zemin ve zaman ne kadar ağır olursa olsun, düşmanlar ne denli dehşetli ve vicdansız hareket ederlerse etsin, sabırsızlık göstermek, isyan bayrağını açmak menfi harekettir; müsbet hareket düsturuna muhalefet etmek gibi zarar-ı azîmin kapısını açar.

Tahakküme asla boyun eğmemiş, ölümün kol gezdiği meydanlarda dahi korku yanına yöresine yaklaşamamış, hakikati pervasızca haykırmakta asla tereddüt etmemiş bir Üstadın talebeleriyiz; lâkin Risale-i Nur’un neşredilmeye başlandığı Yeni Said döneminde müsbet hareketin hatırına sabırla, rızayla hareket etmeyi benimsediğini de unutmamalıyız.

Biz yine tahakküme boyun eğmeyeceğiz, yine en sıkıntılı dönemlerde korkmayacağız, yine hakikati haykıracağız ama menfi hareket ederek değil, zarar ve tahribata kapı açarak hiç değil. Öyleyse acıları kinin gibi içmeli, idama mahkûm edilsek bile sabırla göğüs germeli, hakkımızda takdir edilen ölüm dahi olsa, rıza ile karşılamalıyız; çünkü omzumuza konulan iman hizmeti her şeyin üzerindedir, müsbet hareket ederek üzerine titremek durumundayız.

İşte son mektuptan bir pasaj:

“Meselâ, kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hadiselerle sabit olmuş. Meselâ, Rusya'da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfîde idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabır ve rıza ile karşıladım.”(14)

Bu mevzuyla alakalı olarak aşağıdaki cümleler ışığında kendimizi sorgularsak, âlemimizdeki pek çok kördüğümün çözüleceğine inanıyoruz:

“Tahmin ederim, şimdi küre-i arzda Risale-i Nur şakirtlerinden, kalben ve ruhen ve fikren daha az sıkıntı çeken yoktur. Çünkü kalb ve ruh ve akılları iman-ı tahkikî nurlarıyla sıkıntı çekmezler. Maddî zahmetler ise, Risale-i Nur dersiyle hem geçici, hem sevaplı, hem ehemmiyetsiz, hem hizmet-i imaniyenin başka bir mecrâda inkişafına vesile olmasını bilerek şükür ve sabırla karşılıyorlar. İman-ı tahkikî dünyada dahi medar-ı saadettir diye halleriyle ispat ediyorlar. Evet, 'Mevlâ görelim neyler,/ Neylerse güzel eyler.' deyip, metinâne bu fâni zahmetleri bâki rahmetlere tebdile çalışıyorlar.”(15)

Yazıyı, son mektubun ilk cümlesiyle bitiriyoruz:

“Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir.”(16)

Dipnotlar:

(1) Emirdağ Lâhikası; Bediüzzaman Said Nursî.
(2) Emirdağ Lâhikası; Bediüzzaman Said Nursî.
(3) On Altıncı Mektup, Mektûbat; Bediüzzaman Said Nursî.
(4) On Altıncı Lem’a, Lem’alar; Bediüzzaman Said Nursî.
(5) Emirdağ Lâhikası; Bediüzzaman Said Nursî.
(6) Divân-ı Harb-i Örfî; Bediüzzaman Said Nursî.
(7) Bediüzzaman Said Nursî’nin Tarihçe-i Hayatı.
(8) Emirdağ Lâhikası; Bediüzzaman Said Nursî.
(9) Emirdağ Lâhikası; Bediüzzaman Said Nursî.
(10) Emirdağ Lâhikası; Bediüzzaman Said Nursî.
(11) Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursî’yi Anlatıyor; Necmeddin Şahiner.
(12) Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursî’yi Anlatıyor; Necmeddin Şahiner.
(13) Bediüzzaman Said Nursî’nin Tarihçe-i Hayatı.
(14) Emirdağ Lâhikası; Bediüzzaman Said Nursî.
(15) On Üçüncü Şuâ, Şuâlar; Bediüzzaman Said Nursî.
(16) Emirdağ Lâhikası; Bediüzzaman Said Nursî.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

mustafa kayapalı
Müspet hareket, Üstadın dediği gibi, kendi mesleğinin muhabbetiyle yaşamak, onun ,revacına çalışmak, kendi noksan ve kusurlarıyla meşgul olmak, onların giderilmesine çalışmak; Başkasının ve mesleğinin kusur ve noksanlarıyla uğraşmamaktır.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Nurun fedaisi

Mehmed Kırkıncı Hoca'nın güzel bir hatırasını kaydetmek istiyorum.. Şöyle ki: 《1971 yılının Mart ayında kardeşlerin daveti üzerine Trabzon’a gittim. Beni denize nazır bir evde misafir ettiler. Akşam misafir olduğum eve 13kalabalık bir cemaat geldi. Onlara Risale-i Nur’dan bazı dersler okuduk.
O cemaatin içinde üç-dört kişinin tavırları ve oturmaları dikkatimi çekmişti. Daha sonra çay faslında onlardan biri parmak kaldırdı ve şöyle dedi:
“Biz Risale-i Nur’u daha önce duymuştuk, ama dinlemek bu güne nasip oldu. Doğrusu Risale-i Nur’da fevkalade bir kuvvet ve ikna gücü gördük. Fakat Risale-i Nur’daki bu hakikatler ile Nur Talebeleri arasında bir tezat var. Risale-i Nur’daki bu hakikatlere rağmen, neden Nur Talebeleri böyle pasif hareket ediyorlar?”

Ben de bu Ülkücü gence:
“Ne demek istediğinizi tam olarak anlamadım. Bizim nasıl pasif olduğumuza bir misal ver ki tam olarak anlayayım.” dedim.
Bir müddet sustu, sonra şunları anlattı:
“Biz üniversitede Marksist zihniyetli kimselerle sürekli dövüşüyoruz. İki gün önce yine kavga ettik.”

Yanındaki kafasında sargı bulunan arkadaşını göstererek:
“Onlar bu arkadaşımızın kafasını kırdılar. Burada bulunan Nur Talebelerinden olan arkadaşlarımız da bizi gördükleri hâlde hiç karışmadan çekip gittiler. Bizi solcularla baş başa bıraktılar. Bu pasiflik değil de nedir?” dedi.
Buna karşılık:
“Bu izahından anladım ki, biz pasif değiliz. Eğer pasif olsaydık, bu cemaat buraya toplanabilir miydi? Demek ki, bizde bir gayret ve hareket var. Bizi bu hareket bir araya topladı. Yalnız bizdeki hareketle sizdeki hareketin arasında büyük bir fark var.” dedim.
O günler Mart ayının son günleri olduğu için deniz sürekli fırtınalıydı. Denizdeki bu fırtınadan dolayı büyük gürültüler oluyor ve bizi rahatsız ediyordu. Yanımdakilere sordum:
“Bizi rahatsız eden bu çalkantı, bu hareket nedir?”

“Denizden esen fırtına, dalgaları kaldırıp, kıyıdaki taşlara çarpıyor. Bu gürültü ondan kaynaklanıyor.” dediler.
Ben de latife ile:
“Ben bu Karadeniz’i akıllı bir şey zannederdim. Acaba dalgalarını kaldırıp taşlara vurmasında ne fayda var. Bundan kendi başını kırmaktan başka ne kazanıyor ki? Siz Trabzonlusunuz bilirsiniz.” dedim.
Benim bu latifem çok hoşlarına gitti. Çok güldüler. Devam ettim:
“Trabzonlular, size bir şey daha soracağım. Sabahları buralara güneş doğuyor mu?”

Tebessüm ederek, “Elbette” dediler.
“Peki o da gelirken böyle gürültü ile patırtı ile sizi rahatsız ediyor mu? Camlarınızı kırıp, ağaçlarınızı söküyor mu? Bağlarınızı, bahçelerinizi tahrip ediyor mu?” dedim.
“Hayır” dediler. “Şu halde güneş sizleri ısıtıyor. Bağ ve bahçelerinize feyiz ve bereket getiriyor. Gecenin karanlığından kurtarıp yollarınızı aydınlatıyor. Doğru mu?” dedim.
“Doğru” dediler.
Sonra soruyu soran gence dönüp:
“İşte sizinle bizim aramızdaki fark fırtına ile güneş arasındaki fark gibidir. Şimdi güneşe pasif mi diyelim? Risale-i Nur’un hareketi güneşin hareketi gibidir. Akıllara Nur, kalplere feyiz ve irfan getiriyor. Gönüllere muhabbet ve sevgiyi tesis ediyor.” dedim.
Bu sefer gençler şöyle bir soru sordular:
“Peki Hocam, Peygamberimizin, “Siz bir kötülüğü gördüğünüz zaman elinizle düzeltin” hadisine ne diyeceksiniz?” dediler. Ben de hadisin devamını okudum, “Eğer eliniz ile düzeltemiyorsanız diliniz ile düzeltin, ona da gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz edin.” dedim. Bunun üzerine, “Dil ile düzeltmek Marksistler için değildir. Onlar nasihatten anlamazlar. Bunları mağlup etmek ancak kuvvet ile olabilir.” dediler.
Ben de, “Senin okuduğun bu hadisi fıkıh âlimlerimiz şu şekilde tefsir ediyorlar” dedim ve devam ettim:
“Bir kötülüğe el ile yani kuvvet ile engel olmak devletin vazifesidir, onu lisan ile vaaz ve nasihat ile önlemeye çalışmak ise âlimlerin vazifesidir. Çünkü hakkı hak, batılı batıl bilip bunları insanlara anlatmak ilim ile olur. O kötülüğe kalben razı olmamak ve buğz etmek ise ilim ehli olmayan kimselerin hakkıdır. Çünkü onlar konuştuklarında hataya düşerler, ya ifrat, ya da tefrit ile ıslah edeyim derken ifsad ederler. Ve cemiyet içinde fitnenin uyanmasına sebep olurlar. Onlar ancak âlimlere tabi olmakla selamet bulabilirler."

"Demek ki, anarşi ve terörü önlemek devletin vazifesidir. Bu iş için devletin yeterince askeri ve polisi vardır. Şu hâlde siz devletin yükünü üstlenmekle anarşi ve teröre sebep oluyorsunuz."

"Tarihe baktığımızda görürüz ki, cebr ve şiddetin halledemediği bir çok müşkilatı âlimler ilim, hikmet, rıfk ve nezaketle halletmişlerdir. İlim ve irfan yolu cebr ve şiddetten daha geniş ve daha selametlidir. İşte Bediüzzaman Hazretlerinin ve Nur Talebelerinin hareketi bu ilim ve irfan hareketidir.”

dedim. Mevzuyla alaklı şöyle bir misal söyledim:
”Müsbet hareket, bir doktorla hasta arasındaki münasebette de görünüyor. Doktorun vazifesi hastayla değil hastalıkla mücadeledir. Hatta hasta ne kadar ne kadar ağır olursa, doktor o derece ihtimam ve ihtiyat gösterir. Çünkü Allah Rasulu (A.S.M.) buyurmuş ki: 

“Benim şefaatim ümmetimin kebairinedir.” ifadesinden de bu neticeyi çıkarabiliriz."

Onlar da memnuniyetlerini ifade ederek “Hocam, bu günkü sohbetinizde söylemiş olduğunuz bu güzel hakikatleri ömrümüz boyunca rehber edeceğiz.” diyerek orada kendilerini dinî mücadelelerinde yalnız bıraktıklarını ifade ettikleri Nur taleberine sarılarak helallik isteyip ayrıldılar.》İstifade etmeniz dileğiyle.. Selam ve dua ile..

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...