"Nasıl ki, gayet mahir bir tasvirci ve heykeltraş bir zât, gayet güzel bir çiçekle ve insan cins-i lâtifinden gayet güzel bir hasnânın suret ve heykelini yapmak istese,.." temsili devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

On Birinci Söz’de hayatın mahiyeti hakkında bir dizi hakikat dersi sıralanır. Bunlardan birisi de hayatın “sıfat ve şuun-ı İlâhiyenin bir mikyası” olmasıdır.

Bu derste de hem resim çizmede hem de heykel yapmada mahir olan bir zat misal alınarak onun bu eserlerini sergilemesindeki safhalar tek tek nazara verilir ve sonunda “Aynen öyle de” denilerek hakikat dersine geçilir ve harika bir hikmet ve marifet dersi verilir.

Biz de hakikate geçmede köprü vazifesi yapan bu örneği ana hatlarıyla izah etmeğe çalışacağız.

“Nasıl ki gayet mahir bir tasvirci ve heykeltıraş bir zat, gayet güzel bir çiçekle ve insan cins-i latîfinden gayet güzel bir hasnânın suret ve heykelini yapmak istese evvela, o iki şeyin umumî şekillerini bazı hatlarla tayin eder. Şu tayini, bir tanzim iledir, bir takdir ile yapıyor.”

Bir eserin yapılmasında ilk adım onun planını yapmaktır. Bu plan önce ana hatlarıyla belirlenir, daha sonra eserin inşası sırasında teferruata girilir. Mesela, bir ev yapılacaksa önce evin kaç odalı olacağı belirlenir. Kapıların şeklinden duvarların boya renklerine kadar bütün teferruat sonraki safhalarda icra edilir.

Temsildeki zât da önce eserinin umumî şeklini tayin eder ve bazı hatlarla bir taslak yapar. Bunu yaparken eserinin en güzel ve en faydalı olması için neler gerekiyorsa, planını da ona göre tanzim ve takdir eder.

Açıklamalarımızı insan heykeli üzerinden yapacağız. Çiçek resmi de buna kıyas edilecektir.

“Hendeseye istinaden hudut tayin ediyor. Şu tanzim ve takdir, bir hikmet ve ilim ile yapıldığını gösteriyor ki tanzim ve tahdid fiilleri, ilim ve hikmet pergârıyla dönüyor. Öyle ise tanzim ve tahdid arkasında, ilim ve hikmet manaları hükmediyor.”

Heykelin organları bedenin neresinde bulunacaksa, büyüklüğü, şekli ve sayısı nasıl olacaksa hepsi hesap edilir; tanzim ve takdir de ona göre yapılır. Yani bu fiillerin arkasında ilim ve hikmet mânaları hükmeder.

“Öyle ise ilim ve hikmet pergârı, kendini gösterecek. İşte kendini gösterdi ki o hudutlar içinde, göz, kulak, burun, yaprak ve incecik püskülcükler gibi şeylerin tasvirine başladı. Şimdi görüyoruz ki içindeki pergârın harekâtıyla tayin edilen azalar, sanatkârane ve inâyetkârane düşüyor. Öyle ise o ilim ve hikmet pergârını çeviren, arkada sun’ ve inâyet manaları var, hükmediyorlar ve kendilerini gösterecekler.”

Pergâr pergel demektir. “İlim ve hikmet pergârı” bir eserde yer alan her şeyin ölçülü, hikmetli ve muntazam olmasını temsil eder.

Bu safhada ana plandan teferruata geçiliyor. O insan heykelinin “gözü, kulağı, burnu” hikmet ve inâyetle yerleştiriliyor.

Burada bir hususun belirtilmesi gerekiyor. Üstad Hazretleri Yirmi Dördüncü Söz’de verdiği temsil için “hakikatle bir derece karışık” ifadesini kullanır. Bu temsil de hakikatle bir derece karışıktır. Sayılan bu organların hikmetli olması ve heykel için bir inâyet olması için heykelin canlı olması gerekir. Zaten heykel misali insanın yaratılışı için verildiğine göre bu dersi hakikate işaretleriyle birlikte düşünmek gerekiyor.

“İşte ondandır ki bir hüsün ve ziynete kabiliyet gösteriyor. Öyle ise sun’ ve inâyeti tenvire başladı. Bir tebessüm vaziyetini gösterdi ve hayattarlık heyetini verdi. Elbette şu tahsin ve tenvir manasını çalıştıran, lütuf ve kerem manasıdır. Evet, o iki mana, onda o derece hükmeder ki âdeta o çiçek bir lütf-u mücessem, o heykel bir kerem-i mütecessiddir.”

Organların yerlerine konulmasından sonra sıra onları güzelleştirmeye gelmiş oluyor. Bu tahsin ve tenvir ise bir lütuftan ve keremden geliyor. Tahsin kelimesi misaldeki çiçeğe, tenvir ise heykele bakmaktadır. Yani o heykel bu organlarla donatılmakla kendisine yapılan inâyet kemalini bulacaktır. O heykelin tepeden tırnağa her şeyiyle büyük bir ikram ve ihsana mazhar olması “ kerem-i mütecessid” terkibiyle ifade ediliyor. Yani sanki kerem manası cisimleşmiş de o heykel olmuştur.

“Şimdi bu mana-yı kerem ve lütfu çalıştıran ve tahrik eden “teveddüd ve taarrüf” manalarıdır. Yani kendini, hüneri ile tanıttırmak ve halka kendini sevdirmek manaları arkada hükmediyor. Bu tanıttırmak ve sevdirmek, elbette meyl-i merhamet ve irade-i nimetten geliyor. Madem rahmet ve irade-i nimet, arkada hükmediyor. Öyle ise o heykeli, nimetin envaıyla dolduracak, tezyin edecek, o çiçeğin suretini de bir hediyeye takacak. İşte o heykelin ellerini, kucağını ve ceplerini kıymettar nimetler ile doldurdu ve o çiçek suretini de bir mücevherata taktı.”

Heykeli “kerem-i mütecessid” gibi yapan o zâtı buna sevk eden şey ise kendini bu mükemmel eseriyle halka tanıtmak ve sevdirmek manalarıdır. Bu mânalar içindir ki, o heykeli nimetlerin envaıyla doldurdu, onu tezyin etti ve ona en güzel bir suret giydirdi.

“Demek, bu rahmet ve irade-i nimeti çalıştıran, terahhum ve tahannündür. Yani “acımak ve şefkat etmek” manası, rahmet ve nimeti tahrik ediyor. Ve o müstağni ve hiç kimseye ihtiyacı olmayan zatta olan terahhum ve tahannün manasını tahrik eden ve izhara sevk eden, elbette o zattaki manevî cemal ve kemaldir ki tezahür etmek isterler.”

Heykeli yapan o zatın heykele hiçbir cihetle muhtaç olmayacağı açıktır. Yani “o müstağni ve hiç kimseye ihtiyacı olmayan zat’ın” o heykelden maddî ve manevî bir karşılık beklemeyeceği açık bir gerçektir. O halde, heykeli bu kadar nimetlerle doldurmasının sebebi ancak “terahhum ve tahannündür. Yani “acımak ve şefkat etmek”tir. Bunlar ise manevî birer güzelliktirler.

“Ve o cemalin en şirin cüzü olan muhabbet ve en tatlı kısmı olan rahmet ise sanat âyinesiyle görünmek ve müştakların gözleriyle kendilerini görmek isterler. Yani cemal ve kemal (çünkü bizzat sevilirler) her şeyden ziyade kendi kendini severler. Hem hüsündür hem aşktırlar. Hüsün ve aşkın ittihadı bu noktadandır. Cemal madem kendini sever, kendini âyinelerde görmek ister. İşte heykele konulan ve surete takılan sevimli nimetler, güzel meyveler, o cemal-i manevînin –kendi kabiliyetlerine göre– birer lem’asını taşıyorlar. O lem’aları hem cemal sahibine hem başkasına gösteriyorlar.”

O manevî cemalin en şirin bir kısmı rahmettir. Rahmet etmenin güzelliği ise “o heykelin her şeyini en güzel şekilde planlamak, ona her türlü azaları takmak, o azalara da ayrı birer hüsün vermek ve heykelin kucağını çeşit çeşit nimetlerle doldurmakla” kendini göstermiş olur. Ve heykeli yapan zat kendindeki bu güzel sıfatları bizzat kendisi sevmekte ve onlardaki güzelliğe adeta âşık olmaktadır. Yaptığı o eser ve diğer eserleri de “o cemal-i manevînin –kendi kabiliyetlerine göre - birer lem’asını taşıyorlar.” Ve o güzelliği “hem cemal sahibine (yani heykeli yapan zatın kendisine), hem başkasına gösteriyorlar.”

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...