"Nefis, kendini kader ve sıfat-ı İlahiyenin tecelliyat dairesinden haric addeder. Sonra tecelliyata mazhar olanlardan birisinin mevkiinde kendisini farz eder, onda fena olur." ifadelerini açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Burada vehim, şüphe ve sapkınlıkların kaynağının ne olduğu ve nasıl bir süreç ile nefisten çıktığı izah ediliyor.

Nefis serkeş ve başına buyruk bir mizaçta olmasından dolayı kendisini Rububiyet ve Uluhiyet dairesinin içinde görmek istemiyor. Sonra başka mahluklara nazar ettiği zaman kendisini onların yerine koyarak, yani empati kurarak o şeyde fena bulur. Sonra nefis bazı felsefi izah ve ideolojilerle o empati kurduğu nesneyi de Allah’ın mülkünden ve tasarrufundan çıkarmaya başlar. Kendisinin girdiği kapalı ve gizli şirki o nesneye de yansıtır. Yani "ben kendi kendime sahipsem, sen de kendi kendine sahipsin" diyerek, alemindeki bütün tevhit mühürlerini ya siler ya da görmek istemez.

Kapalı ve gizli şirkten maksat, insanların gündelik hayatında sebeplerin arkasında işleyen ve tasarruf eden Rububiyet ve Uluhiyeti görmemek şeklindedir. Belki Allah’ın varlığını ve birliğini inkar etmiyor olabilir, ama kainat ve eşyanın üstünde tecelli eden isim ve sıfatların da tasarrufunu okuyamıyor. Hatta bazen şuursuz bir şekilde adi şeyleri sebeplere de verebiliyor.

Şirki hafiden aldığı en büyük hisse, her şeyin arka cephesinde Allah’ın isim ve sıfatlarını görememek ve onlardan gafil olmaktır. Hüzünlü adamın herkesi hüzünlü algılaması gibi, nefis de empati kurduğu bütün nesnelere kendi mizacı olan serkeşliği ve başına buyruk hareket etmeyi tatbik etmeye kalkışıyor.

İnsanın nefsinde, insanı dalalete ve küfre sevk edecek çok cihaz ve hissiyatlar vardır. Bu manaya Üstat şöyle işaret ediyor:

"... Zira, insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zâtını sever; başka her şeyi nefsine feda eder. Mâbuda lâyık bir tarzda nefsini metheder; mâbuda lâyık bir tenzihle nefsini meâyipten tenzih ve tebrie eder."

"Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez. Nefsine perestiş eder tarzında, şiddetle müdafaa eder."

"Hattâ, fıtratında tevdi edilen ve Mâbud-u Hakikînin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat ve istidadı kendi nefsine sarf ederek, مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ sırrına mazhar olur."
(1)

Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir. Bu cihaz ve hissiyatların inkişaf ve işlemesi ile insan, firavun gibi, artık Allah’a karşı dava ve meydan okumaya başlar. Cenab-ı Hakk'ın mülkünden kendini ayrı tutar. Kendini Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli dairesinin dışında sayar. Allah’ın ilmi beni kuşatmaz.

Allah’ın kudreti bana tesir etmez diye davalara ve sapmalara başlar. Bu halet, karakterine tam yerleşip oturunca, etrafındaki başka mahluklara nazar ettiği zaman, onları da kendi gibi görüp, şirkini ihraç etmeye başlar.

Tecelliyata mazhar olan başka mahluklarda fena olması ise, onların yerine kendini koyar ve kendindeki hastalığı onlara tatbik eder ve bazı safsata, felsefi tevil ve fikirler ile onları Allah’ın tasarruf ve mülkünden çıkartır.

Kendi şirk haletini o masum mahluklara da yansıtır. Yani onlar da benim gibi müstakil, Allah’ın tedbir ve tasarrufunda değiller diye kabul eder.

(1) bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz Zeyl

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...