"İltifatın gılafı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin elma lezzetinin fevkindedir. İşte şu lezzet ayn-ı şükrandır. Şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir." İzah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"Mesela, nasıl ki bir padişah-ı âli, sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var:
"Biri: Elma, elma olduğu için sevilir. Ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet padişaha ait değil. Belki, huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bazen olur ki, padişah, o nefisperverane olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder. Hem elma lezzeti dahi cüz’îdir. Hem zeval bulur; elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır."
"İkinci muhabbet ise; elma içindeki, elma ile gösterilen iltifatat-ı şahanedir. Güya o elma, iltifat-ı şahanenin nümunesi ve mücessemidir diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini izhar eder. Hem iltifatın gılafı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin elma lezzetinin fevkindedir. İşte şu lezzet ayn-ı şükrandır. Şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir."
"Aynen onun gibi, bütün nimetlere ve meyvelere zatları için muhabbet edilse, yalnız maddi lezzetleriyle gafilane telezzüz etse, o muhabbet nefsanidir. O lezzetler de geçici ve elemlidir. Eğer Cenâb-ı Hakk'ın iltifatat-ı rahmeti ve ihsanatının meyveleri cihetiyle sevse ve o ihsan ve iltifatatın derece-i lütuflarını takdir etmek suretinde kemal-i iştiha ile lezzet alsa, hem manevi bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir." (Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf.)
Nimetlerin bir insanın nefsine ve hazzına bakan yönü var bir de nimeti ikram ve ihsan eden Münim'e (nimeti verene) bakan yönü var.
İnsan nimetin sadece nefsine ve hazzına bakan yönüne odaklanıp nimeti ihsan eden Allah’ı görmezden gelmesi, cezalandırılmasını gerektiren büyük bir terbiyesizlik ve büyük bir nankörlüktür.
Nimetin nefse ve hazza bakan yönü hem çok küçük hem de gelip geçicidir. Nimetin asıl önemli olan kısmı, nimeti ihsan eden Allah’a yönelmek ve onun rızasını kazanabilmektir. Çünkü nimetin kaynağı ve devamlılığının teminatı nimeti veren Allah’tır.
Nimetin maddi hazzı, nimeti vereni düşünmekten hasıl olan manevi hazzın yanında çok basit ve önemsizdir.
Mesela, başbakan sana maddi açıdan önemsiz bir hediye verse, bu hediyenin maddi değerine göre değil manevi değerine bakarak bu hediyeyi ömür boyu bir hatıra olarak saklarız, bununla iftihar ederiz ve büyük bir mutluluk duyarız.
Maddi ve fani nimetler de gelip geçici olması açısından önemsiz olabilirler. Ama bu nimetleri kimin verdiğini düşündüğümüzde onun manevi hazzı ve değeri paha biçilemez. İnsan nimetlerde bu şuura eriştiğinde şükrün de özünü yakalamış oluyor. Nimetin kendisi değil kim tarafından verildiği önemlidir ve bu nimetleri verene iman, ibadet ve muhabbetle şükretmek iktiza eder.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Bazen olur ki, padişah, o nefisperverâne olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder. Bunun beğenilecek bir tarafı mı var ki bazen beğenmesin? Nefis değil muhabbeti mi beğeniyor? Zira o muhabbet ileride belki layık makama tevcih olacak
Bahsettiğiniz bu derin ve paradoksal durum, Risale-i Nur Külliyatı'nın (özellikle Sözler, Yirmidördüncü Söz ve Otuzikinci Söz gibi bölümlerinde) "muhabbet" ve "mecazi aşk" ekseninde çok enfes bir şekilde izah edilir.
Padişah-ı Ezeli olan Cenab-ı Hakk'ın, nefis hesabına olan o şiddetli muhabbeti neden "beğenmediği" ve buradaki ince sır, risalelerin ışığında şu temel esaslarla açıklanabilir:
Nefisperverane Muhabbetin Doğası
İnsanın kalbi, nihayetsiz bir muhabbet kabiliyetiyle yaratılmıştır çünkü fani şeyleri değil, baki bir Cemal ve Kemal'i sevmek üzere tasarlanmıştır. Eğer insan bu muhabbeti doğrudan doğruya Esma-i İlahiymeye değil de, nefsin kör körüne arzuladığı fani unsurlara harcarsa, bu "muhabbet-i mecazi" olur.
Padişahın o muhabbetten nefret etmesi, muhabbet hissinin kendisinden değil, o hissin istihdam edildiği (kullanıldığı) yerden ve tarzdan dolayıdır. Çünkü kalbe konulan o devasa sevme potansiyeli, kırılmaya ve yok olmaya mahkum fani şeylere harcandığında zulüm ve israf olur.
"Beğenilecek bir tarafı mı var ki bazen beğenmesin?"
Aslında bu muhabbetin kendi içinde çok kıymetli bir yönü vardır: Şiddeti ve istidadı. Nefisperverane de olsa, o muhabbetteki yüksek enerji ve tutku, kalbin "sevme sermayesinin" ne kadar büyük olduğunu gösterir. Padişah-ı Ezeli, o sermayenin büyüklüğünü (yani potansiyeli) sever fakat o sermayenin nefis gibi süfli, geçici ve değersiz bir şey yolunda çarçur edilmesini (yani fiiliyatı) beğenmez, gayretullahına dokunur.
Bir elmas fiyatındaki muhabbet hissini, cam parçası hükmündeki fani nefis arzularına feda etmek hüner olmadığı için, o muhabbetin yöneltildiği nesne itibarıyla padişah ondan nefret eder.
Nefis Değil, Muhabbet mi Beğeniliyor?
Evet, aynen öyle. Beğenilen şey nefis veya nefsin süfli arzuları değil; insandaki o "muhabbet" cevheridir. Çünkü o muhabbet, aslı itibarıyla ilahi bir çekim merkezinin (Cemal-i Mutlak'ın) insan ruhundaki yansımasıdır.
Sorunuzda tam isabetle belirttiğiniz gibi: "Zira o muhabbet ileride belki layık makama tevcih olacak."
Risale-i Nur'un tabiriyle, mecazi aşklar ve nefisperverane başlayan muhabbetler, birer "köprü" veya "çekirdek" hükmündedir. İnsan, mecaz deryasında boğulmayıp silleler yedikçe (yani o fani sevgililerden ve nefisten darbe aldıkça) anlar ki: "Lâ bakiye illâ Hû" (O'ndan başka baki yoktur).
İşte o zaman, o şiddetli sevgi yüzünü fani dünyadan baki olan Zat-ı Zülcelal'e çevirir. Muhabbet-i mecazi, muhabbet-i hakikiye inkılap eder. Padişah, o muhabbetin içindeki bu "hakiki aşka dönüşebilme" potansiyelini ve cevheri bildiği için, kulunu o fani bataklıktan kurtarmak adına bazen o nefisperverane muhabbeti dünyevi tokatlarla, firaklarla ve nefretle çirkinleştirir ki yüzü hakiki mahbuba dönsün.
Özetle; beğenilmeyen şey o muhabbetin güncel ve nefsi olan yanlış adresi; merhamet ve şefkatle bakılan (ve ileride beğenilecek olan) şey ise o muhabbetin gelecekte hakiki sahibini bulma istidadıdır.