"Bu kâinat, nihayetsiz bir hüsün ve cemâl-i sermedînin âyinesi ve cilveleri; ve kâinattaki bütün cemâl ve kemâl ve güzellikler, o sermedî hüsünden gelir..." İzah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"Evet, bu kâinat, nihayetsiz bir hüsün ve cemâl-i sermedînin âyinesi ve cilveleri; ve kâinattaki bütün cemâl ve kemâl ve güzellikler, o sermedî hüsünden gelir ve ona intisapla güzelleşir, kıymeti yükselir. Yoksa, karmakarışık bir virâne, bir hüzüngâh olur. Ve o intisap ise, saltanat-ı ulûhiyetin dellâlları ve ilâncıları olan ins ve melek ve ruhânîlerin mârifet ve tasdikleriyle anlaşılır. Hattâ o dellâlların güzel ve tatlı hamdlerini ve senalarını ve Mâbuduna medihlerini ve onların kelimelerini her tarafa neşir ve Arş-ı Âzamın cânibine sevk etmek için, hava unsurunun zerreleri emirber neferler, küçücük diller ve kulaklar gibi o güzel kelimeleri dergâh-ı ulûhiyete takdim etmek için o pek harika vaziyet-i acîbe havaya verildiğine kuvvetli bir ihtimal var diye kalbime geldi."(1)
Kâinattaki bütün güzellikler ve mükemmellikler Allah’ın sonsuz cemalinden gelen ve O’na işaret eden birer levha ve ayna hükmündedir. Kâinattaki bütün güzellikler ve mükemmellikler, Allah’ın sonsuz cemali yanında okyanustan bir damla bile değildir. Bütün güzellikler Cemil isminin birer cilvesi, tecellisi ve aynasıdır.
Mesela, bir çiçeğin sevimli ve güzel yüzü Allah’ın Cemil ve Müzeyyin isimlerinin çok perdelerden geçmiş zayıf ve basit bir tecellisidir. Hatta cennet onca güzelliği ile yine Allah’ın sonsuz güzelliğinin yanında çok zayıf ve sönük bir parıltı gibidir.
Kur’an Allah’ın kelamı olduğu için, bütün kâinatı aydınlatan bir güneş gibidir. İman ile intisab etmek ise, bu güneşin aydınlığından istifade etmektir. İnkâr ve enaniyet ise, küçük kafa feneri hükmünde olan akıl ile eşyayı aydınlatma çabasıdır.
Evet, güneş ile fener nasıl kıyasa gelmez ise, Kur’an ile akıl da aynı şekilde kıyasa gelmez. Akıl ve enaniyeti bırakıp her şeyi aydınlatan güneşin ışığına intisab etmek gerekir.
Yeryüzünde herkes ile konuşmak için devlet tarafından döşenmiş Telekom şebekesine ihtiyaç vardır. Bu şebekeden istifade edip herkes ile görüşmek için cüz’î bir ücret ile abone olunur ve ondan sonra herkes ile görüşülebilir. Şayet devletin bu şebekesine meydan okuyarak, "Ben kendi hattım ve şebekem ile görüşürüm, abone olmam" dersek, yeryüzünü kuşatacak çok pahalı bir ağ kurmamız icab eder. Bunu bir insanın kendi gücü ve sermayesi ile yapması da mümkün değildir.
Aynı şekilde insan, Allah’ın kâinatı nurlandıran Kur’an’ı bırakıp, sönük aklına güvenerek imandan istinkâf ederse, zifiri bir karanlık ve dalalet içinde kalıverir ve hiçbir şeyin hakikatini idrak edemez. Hâlbuki iman, Kur’an şebekesine bir intisabtır ve çok basit ve zahmetsizdir. İnsanın mahiyetindeki sayısız cihazları inkişaf ettirip ahsen-i takvime çıkarabilmesi bu intisaba ve aboneliğe bağlanmıştır. Kim bu intisab ve aboneliği inkâr ederse hebaen mensur olup helakete düşer.
İnsan iman aboneliği ile sesini ve duasını arş-ı azama ulaştırır. Ama bir kâfirin sesi ve sözü kesif olduğu için ya da iman abonesi olmadığı için ancak kendisi duyar. Ne meleklerin ne ruhanîlerin zikir ve tesbihlerini işitir ne de mahlûkatın fıtrî ibadetlerini görebilir. Yani kâfirin hayatı ve şuuru dar, kör, sağır ve cansız bir küçük oda gibidir. Ama mü’min iman sayesinde bütün kâinatı içine aldığı gibi, ta arşla irtibat kuracak bir genişliğe ve külliyete ulaşıyor.
(1) bk. Şualar, On Beşinci Şua.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü