"Aklım yürüyüş yaparken, bazen kalbimle arkadaş olur. Kalb zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor. Akıl bervech-i mûtad burhan şeklinde bir temsil ile ibraz ediyor..." İzah eder misiniz?
Değerli Kardeşimiz;
"İ’lem Eyyühel-Aziz! Aklım yürüyüş yaparken, bazen kalbimle arkadaş olur. Kalb zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor. Akıl bervech-i mûtad bürhan şeklinde bir temsil ile ibraz ediyor. Meselâ: Fâtır-ı Hakîmin kâinattan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi, sonsuz bir kurbiyeti de vardır."
"Evet, ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi; fevklerin de en fevkinde bulunuyor. Hiçbir şeyde dahil olmadığı gibi, hiçbir şeyden de hariç değildir."
"Evet, âsâr-ı rahmetine mazhar olan sath-ı arzda mâmulât-ı kudrete bak ki, bir parça bu sırra vâkıf olasın. Meselâ: Biri arzda diğeri semada veya biri şarkta diğeri garpta iki şeyi bir anda yaratan Sâniin, o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık kadar uzaklığı lâzımdır."
"Ve kezâ, her şeyin kayyûmu olduğu cihetle de her şeyin nefsinden daha ziyade bir kurbiyeti de vardır. Bu sır, dâire-i vücûb, tecerrüd ve ıtlak hasâisindendir. Ve fâil-i aslînin mahiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübâyenet-i lâzımesidir. Meselâ Şems timsallerine kayyûm olduğu için fevkalhad onlara bir kurbiyeti vardır. Âyinedeki zıl ve gölge ile semâda bulunan asıl arasındaki mesafe kadar da bu’diyeti vardır."(1)
Kalb iman mahallidir, sevgi, korku gibi bütün hissiyat da kalbin dairesi içindedir.
Kalbin bütün işleri kelimesizdir. Akılda kelimelere dökülürler. İnsan güzel bir çiçeği kelimesiz olarak sever; bu sevgisini başkalarına ifade etmek istediğinde onu kelimelere döker. Güzel bir sesten, gördüğümüz bir iyilikten, okuduğumuz bir eserden duyduğumuz zevkler de yine kelimesizdir.
Bazen de kalbe yine kelimesiz olarak bir ulvî mana zevk ettirilir. Bu derste bu ulvi manalardan birisi üzerinde duruluyor:
“Fâtır-ı Hakîmin kâinattan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi, sonsuz bir kurbiyeti de vardır.”
Üstat Hazretleri bu manayı kalp âleminde zevk ettiğini daha sonra onu akla gönderdiğini, aklın ise her zamanki gibi bu meselede de deliller getirme yoluna girdiğini beyan ediyor ve bu konuyla ilgili delilleri ortaya koyuyor.
“Evet, ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi; fevklerin de en fevkinde bulunuyor.”
Örnek olarak kendi bedenimizi düşünelim: Kalbimiz, ciğerlerimiz, midemiz bizim içimizde oldukları gibi, onların da içleri var. İçimizdeki bir organın içi, bizim batınımızın batınındadır. Bu organlarımızın içlerinde ve dışlarındaki bütün faaliyetler Allah’ın ilim ve kudretiyle icra edilmektedir. Bunlarda bizim hiçbir tesirimiz söz konusu değildir. O halde, Rabbimiz ilim ve kudretiyle bize bizden daha yakındır.
O ilim ve kudret batınların batınında iş gördüğü gibi fevklerin fevkinde de icraatını sürdürmektedir. Hava tabakası bizim üstümüzde, Güneş dünyanın üstünde, galaksiler Güneş sisteminin üstünde, kürsi bütün sistemlerin üstündedir, arş ise bunların tamamını içine almaktadır. İşte o İlâhî ilim ve kudret bu fevklerin fevkinde de iş görmektedir.
Ve Allah, “hiçbir şeyde dahil olmadığı gibi, hiçbir şeyden de hariç değildir.”
Dahil ve hariç kelimeleri maddî varlıklar için kullanılır. Lâtif ve nuranî varlıklar için içte yahut dışta bulunma söz konusu değildir.
Meselâ, bir eseri yazan zatın ilmi o kitabın sayfalarında ve mürekkebinde aranmaz, zira onlara dahil değildir. O ilim sıfatı, kendini o cümlelerde göstermesi cihetiyle de ondan hariç değildir.
Keza, insan ruhunun varlığı bedenin her faaliyetinde kendini gösterir, bu yönüyle ruh bedenden hariç değildir. Ancak, ruhu bedenin organlarında aramak ve bulmak da mümkün değildir, bu yönüyle de bedene dahil değildir.
Bir ismi Nur ve bütün esmâsı nuranî olan Cenab-ı Hak da zâtıyla hiçbir şeye dahil olmadığı gibi, her şeyi bilmesi ve yaratması ve onlarda tasarrufta bulunması yönüyle de hiçbir şeyden hariç değildir.
Yakınlık konusunda şu hususun da belirtilmesi gerekiyor:
Allah maddeden ve mekândan münezzeh olduğu için, ona yakınlık “mesafe” olarak düşünülemez. Kul Rabbinin marifetinde ilerledikçe O’na yaklaşır, batıl inançlara ve hakikatten uzak görüşlere saptıkça O’dan uzaklaşır. Salih amel ve takva ile Rabbine yaklaşır, günah ve isyanlarla da O’ndan, yâni O’nun rahmetinden uzaklaşır.
“Evet, âsâr-ı rahmetine mazhar olan sath-ı arzda mâmulât-ı kudrete bak ki, bir parça bu sırra vâkıf olasın.”
Mamul, imal edilen şey demektir. Bir fabrikaya giden ham maddeler, çeşitli safhalardan geçtikten sonra mamul madde haline gelir ve piyasaya arz edilirler. Bu kelime ile hayalimizde “kâinat bir fabrika, elementler ham madde, bütün çiçekler, ağaçlar, insanlar, hayvanlar bu fabrikanın mamulleri” olarak canlanırlar.
“Bu sır, dâire-i Vücûb, tecerrüd ve ıtlak hasâisindendir. Ve fâil-i aslînin mahiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübâyenet-i lâzımesidir.”
Allah’ın varlığı vacibdir. “Dâire-i Vücûb” Allah’ın zâtı, şuunâtı, sıfatları, fiilleri ve isimleridir.
Vacib vücûd, kısaca şöyle tarif ediliyor: Varlığı zatından, ezeli ve ebedi, olmaması muhal.
Bütün mahlûkatın varlığı ise mümkin grubuna girer. Bunun tarifi de şöyledir: Varlığı zatından olmayan, Allah’ın yaratmasıyla var olan, olup ve olmaması müsavi, hâdis ve fâni (sonradan meydana gelen ve bir süre sonra varlığı son bulan).
Bu cümle ile uzaklık ve yakınlığın en önemli yönü nazara verilmiş oluyor. Yâni, Allah’ın varlığı vacibdir, mümkin varlıklar, mahiyet olarak, o vacib varlıktan sonsuz derece uzaktırlar, ona hiçbir cihetle benzemezler. O Vacibü’l-Vücûd, yarattığı ve bütün ihtiyaçlarını sürekli olarak yerine getirdiği mümkin varlıklara, onların nefislerinden daha yakındır.
Mümkin varlıkların yaratılmaları ve devamları Allah’ın lütfuyla ve sıfatlarının tecellisiyledir. O tecelliler bir an kesilse mümkin varlıklar yok olurlar. Buna örnek olarak da bir sonraki cümlede şöyle buyruluyor:
“… Şems timsallerine kayyûm olduğu için fevkalhad onlara bir kurbiyeti vardır. Âyinedeki zıl ve gölge ile semâda bulunan asıl arasındaki mesafe kadar da bu’diyeti vardır.”
Zıl, gölge demektir. Güneşin aynadaki tecellisine “gölge” denilmesi mecazîdir ve şu manaya gelir: Güneşin kendi ışığıyla aynadaki bu ışık arasındaki fark, gölge ile asıl arasındaki fark kadar büyüktür. Bu gölge ışık, asıl ışıktan mahiyet olarak o derece uzaktır.
Gölgeyi şöyle tarif ediyorlar: Asıldan haber verir, ancak aslın özelliklerini taşımaz. İnsanın gölgesi insan değildir; aklı, hayatı, şuuru yoktur. Ağacın gölgesinde de meyve bulunmaz.
Tecerrüd ve ıtlak:
Tecerrüd, bir ismi Nur olan Allah’ın zatı gibi bütün sıfatlarının da maddeden mücerred olduğunu ifade eder. Bu mücerred sıfatlar her şeyin içini ve dışını, öncesini ve sonrasını birlikte kuşatırlar. Bu cihetle de her şeye her şeyden daha yakın olurlar.
Itlak, kayıt altına girmemek demektir. Allah’ın bütün sıfatları mutlaktır. Yâni o sıfatların icraatını engelleyecek başka sıfatlar düşünülemez. Diğer varlıkların zatları mümkin olduğu gibi sıfatları da sınırlı ve kayıtlıdır. Bu yönleriyle, mahlûkların sıfatları İlâhî sıfatlardan sonsuz derece uzaktır, yâni onlara hiçbir cihetle benzemezler.
“… Fâil-i aslînin mahiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübâyenet”
Fâil-i aslî, fiillerin gerçek sahibi demektir. Meselâ, rızık verme fiilinin sahibi Rezzak olan Allah’tır. Rızka sebep ve vesile olan ağaçlar, bahar, yağmur gibi meyve bahçelerinde iş gören insanlar da gerçek rızık verici değildirler. Aralarında gölge ile asıl arasındaki fark kadar fark vardır. Yani, bu sebepler Rezzak olmaktan sonsuz derecede uzaktırlar.
Münfail, fiili kabul eden demektir. Metinde geçen Güneş örneği üzerinde konuşacak olursak, ayna münfaildir, güneşin ışık verme fiilini kabul etmiştir, ama bir taş yahut bir tahta münfail olamamışlar, onlarda ışık tecelli etmemiştir. Aynanın diğerlerinden bu noktada bir üstünlüğü olsa da ışığın gerçek sahibi değildir, yâni aynaya “ışık sahibi” denilmez.
İşte bütün varlıklar da ilâhî fiilleri kabul etmişler, yani bu fiiller onlarda icra edilmiştir. Bundan öte bir tesirleri yoktur.
Bir örnek de kendi varlığımızdan verelim:
Basir (gören, görücü) ismi insanın elinde yahut kolunda değil de gözünde tecelli etmiş, yâni göz bu İlâhî icraatı kabul etmiş, münfail olmuştur. Ama, göze bu kabiliyeti veren de, ışığı ve görmeyi yaratan da Allah’tır. Göz, görmenin hakiki sahibi ve faili değildir.
Mümkin varlıklardaki bütün sıfatlar, kabiliyetler, özellikler de bunun gibidir.
(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Şule.
Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü
Yorumlar
Akıl kalple nasıl arkadaş olur? Hayatımıza nasıl yansıltmalıyız.
Bu ifade, insanın iç dünyasındaki en temel iki güç olan akıl (mantık) ile kalbin (hissiyat, vicdan, duygu) birbiriyle çatışmak yerine uyum ve denge içinde hareket etmesini simgeler.
Cümlenin Derin Anlamı
"Yürüyüş Yapmak" (Süreç ve Keşif): Yürüyüş, hayat yolculuğunu ve insanın düşünme/tefekkür sürecini temsil eder. Sabit ve durgun bir zihin değil; arayan, anlamaya çalışan ve ilerleyen bir zihin hâlidir.
"Aklın Kalple Arkadaş Olması" (Denge ve Sentez): Genellikle akıl ve kalp birbiriyle çelişir gibi görünür; akıl katı gerçekleri ve mantığı temsil ederken, kalp merhameti, inancı ve sezgileri temsil eder. Aklın kalple arkadaş olması, mantığın kuruluktan, duygunun da denetimsizlikten kurtulması demektir. Yani fikirlerinize vicdan ve duygu katılması, hislerinize de ölçü ve tefekkür verilmesidir.
Hayatımıza Nasıl Yansıtmalıyız?
Kararlarınızda Sentez Yapın
Sadece akılla alınan kararlar soğuk ve acımasız olabilir; sadece kalple alınan kararlar ise duygusal hatalara açıktır. Bir karar alırken hem "Bu mantıklı mı?" (akıl) hem de "Bu vicdanıma, değerlerime ve ruhuma uygun mu?" (kalp) sorusunu birlikte sorun.
Tefekkür Etmeyi (Zihinsel Yürüyüşleri) Alışkanlık Edinin
Günlük koşuşturmacanın içinde durup zihninizi ve ruhunuzu dinleyin. Tabiatta, sakin bir ortamda yürürken veya yalnız kaldığınızda sadece bilgi toplamakla kalmayın; topladığınız bilgileri kalbinizde hissederek anlamlandırın.
Bilgiyi İrfana Dönüştürün
Akıl bilgiyi toplar, kalp ise ona ruh katar. Okuduğunuz, öğrendiğiniz veya yaşadığınız şeyleri sadece zihinsel bir veri olarak bırakmayın; onları merhamete, iyi ahlaka ve içsel bir olgunluğa dönüştürün.
İç Çatışmalardan Uyum Üretin
Bazen mantığınız bir şeyi söylerken hisleriniz aksini söyler. Böyle anlarda birini tamamen susturmak yerine, ikisini bir "yürüyüş arkadaşı" gibi dinleyip ikisinin de rıza gösterdiği orta yolu bulmaya çalışın.