"Nedendir, haml-i emanet olan, mertebe-i azime. Yalnız insanoğlu onunla tekrim edilmiş, onunla halife olmuş? ... Kılade-i hilkatte, bir cevher-i feridmiş." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ى اٰدَمَ

Biri dedi: "Nedendir, haml-i emânet olan, mertebe-i azîme. Yalnız insanoğlu onunla tekrim edilmiş, onunla halife olmuş?"

Yaratılmışlar içinde en büyük makam ve mertebe olan halifelik makamı neden insanoğluna ikram edilmiş. İnsanoğlunun bu ikramı hak etmesinde hangi özellikleri öne çıkıyor.

Derim: "Zira o evsat, خَيْرُ اْلاُمُورِ الْاَوْسَطُ Kâinatın vücûdu, bir şekl-i mahrutidir, sivri ucunda cüz'-ü lâyetecezza durmuş.

Kâinatı mahruti, yani konik bir şekilde tasavvur edersek, insan bu konik şeklin en uç noktasında duran, bir diğer ifade ile kâinatın merkezi ve en önemli bir meyvesi hükmündedir.

Mahrutî: Altı daire ve üstü sivrilerek bir noktada birleşen, huni ve konik şeklinde olan demektir.

Cesim kaidesinden, Şems-üş Şümusa kadar, nuranî bir kutru var, tam kutrun ortasında, insan ayakta durmuş, emaneti beklermiş.

İnsandan ta zerreye, hem ondan tâ o şemse olan iki mesafe, birbirine müsâvî. Kılâde-i hilkatte, bir cevher-i feridmiş.

İnsanın kâinat gibi büyük ve muazzam bir dairenin tam ortasında duran ve emaneti yüklenmeye hazır bir vaziyette bekleyen bir hâli var.

İnsan en küçük zerreden (atom altı parçacıklardan) en büyük güneşe varana kadar tefekkür edebilecek bir özelliğe ve azamete sahip olduğu için yaratılış gerdanlığının biricik bir cevheri oluyor.

Zira o cevher-i yegâne, Muhammed-ül Hâşimî (asm) olan dürr-ü yetime, bir sadef-i latiftir; insan enmuzec-i câmi'dir, gayb ve şehâdet tutmuş.

Bütün avâlimlere, birer penceresi var; onunla onlara bakar. Ma'lum bâtın ve zâhir, on hassasından başka, çok hasseleri varmış.

Şamme zaika gibi; sâika da bir hisdir, şaika diğer bir his. İkisi de pek hassas, akıl ve nazar girmemiş, çok yerlerde gezermiş.

Hiss-i kabl-el vuku' ile rüya-yı sadık ile hem de keşf-i sahihle, derkolunan çok şeyler, miftahları bu hisler, ellerinde tutarmış. (bk. Âsâr-ı Bediiye, Lemeât, s. 726)

O biricik yegane cevher olan insandan maksat Muhammed-ül Hâşimî (asm)’dır. Hz. Peygamber enmuzec-i camidir yani türünün özelliklerini üzerinde toplayan en muazzam en büyük numune ve örnek bir şahsiyettir.

Öyle ki sahip olduğu manevi ve maddi cihazlar ile görünen görünmeyen, maddi ve manevi bütün alemleri elinde tutacak kadar geniş bir mahiyete sahip. Tat ve koku alma duyguları ile nasıl koku ve tat alemlerini teftiş edebiliyor ise saika, şaika gibi bilinmeyen duygular sayesinde de bütün bilinmeyen alemlerle de irtibat kurabiliyor.

Hiss-i kabl-el vuku ve rüya-yı sadıka da iki ayrı sahip olduğu üstün meziyettir insanın. Bu iki duygu sayesinde insan istikbalden ve gaybi alemlerden haber alabiliyor.

"Kılâde-i hilkat" (Yaratılışın kolyesi / gerdanlığı) tabiriyle başlayan bu tefekkür yolculuğu, insanın neden varlıkların en şereflisi ve emanetin taşıyıcısı olduğunu açıklar. İsrâ Sûresi'ndeki ayetle bağlantılı olarak bu bölümün özeti şudur:

  • İnsanın Seçilme Sebebi: Câmiiyet

İnsanın halife-i zemin olması ve emaneti yüklenmesinin temel sebebi, fıtratının bütün esma-i ilahiyeyi anlayacak ve tartacak bir genişlikte yaratılmış olmasıdır.

Vahid-i Kıyasi: İnsan, kendisine verilen cüzi ilim, kudret ve sahiplik duygusuyla, Allah’ın külli sıfatlarını kıyas ederek anlar. Mesela; "Ben şu evi yaptığım gibi, Allah da kâinat sarayını yapmıştır." diyerek marifetullaha ulaşır.

Emanetin Mahiyeti: Buradaki emanet, insanın sahip olduğu ene yani benlik duygusudur. İnsan bu eneyi bir anahtar olarak kullanarak, Allah'ın gizli hazinelerini ve sıfatlarını keşfeder.

  • Mertebe-i Azîme

İnsanoğlunun diğer varlıklardan üstün tutulup tekrim edilmesinin hikmeti şunlardır:

En Nazenin ve En Muhtaç: İnsan, ihtiyaçlarının sonsuzluğuyla Allah’ın rahmetine en parlak aynadır.

Kâinatın Fihristesi: Kâinatta ne varsa, bir numunesi insanda vardır. Bu yüzden insan, koca kâinatın küçük bir modeli bir özeti gibidir.

İbadetin Çeşitliliği: Diğer varlıklar tek bir tür tesbihat yaparken, insan akıl ve kalbiyle bütün mahlukatın ibadetlerini Allah’a takdim edebilir.

Özetle; dünyanın o güzel doğasında gördüğümüz her bir nakış, insandaki bu geniş potansiyelin dış dünyadaki yansımasıdır. İnsan, bu kılâde-i hilkat yani yaratılışın en değerli mücevheri olduğunu, içindeki o emaneti doğru kullanarak ispat eder.

İnsan sahip olduğu kalp, ruh, vicdan ve diğer latifeleri ile kâinatın en seçkin, en mükemmel, en cami, en özet bir neticesi oluyor. Bu yüzden emanet-i kübra olan halifelik insana yükleniyor. Burada insanın kâinata halife olma sırrı izah ediliyor.

İnsan cismen küçük gibi durabilir, lakin sahip olduğu manevi terazi ve ölçüler açısından kâinata denk bir genişliği ve külliyeti bulunuyor. Yani kâinatı küçültsek insan, insanı büyültsek kâinat olur. İnsanın manevi cephesi bu denli geniş ve hülasa bir yapıya sahiptir.

Üstad'ımız insanın Kayyum ismine en parlak ayna hükmünde olduğunu ve böylece kâinatı ayakta tutmaya vesile olduğunu da Otuzuncu Lem'ada genişçe ele almaktadır. Konuya ışık tutması açısından birkaç cümle nakledelim:

"Yani, nasıl ki kâinat sırr-ı kayyûmiyetle kaimdir; öyle de ism-i Kayyûmun mazhar-ı ekmeli olan insan ile bir cihette kâinat kıyam bulur..."

"Evet, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm, bu kâinatta insanı irade etmiş ve kâinatı onun için yaratmış denilebilir. Çünkü insan, câmiiyet-i tâmme ile bütün esmâ-i İlâhiyeyi anlar, zevk eder..."

"Kâinatta münteşir bütün envâ-ı nimeti insanla tanzim etmek."

"Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun hitâbâtına, insan, câmiiyeti haysiyetiyle en mükemmel muhatap olmak."

"(İnsan) Esmâ-i İlâhiyenin ayrı ayrı nakışlarını kendinde göstermektir. Adeta insan, câmiiyetiyle kâinatın küçük bir fihristesi ve bir misal-i musağğarası hükmünde olup, umum esmânın nakışlarını gösteriyor."

"Şuûnât-ı İlâhiyeye âyinedarlık eder. Yani, kendi hayatıyla Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun hayatına işaret ettiği gibi, kendi hayatında inkişaf eden sem’ ve basar gibi duyguların vasıtasıyla, Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun sem’ ve basar gibi sıfatlarına âyinedarlık eder, bildirir."
(Lem'alar, Otuzuncu Lem'a, Altıncı Nükte)

İlave bilgi için tıklayınız:

- Cenâb-ı Hak, emanet cihetiyle, insana ‘ene’ namında öyle bir miftah vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar...

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 1.703
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...