Onuncu Söz, Üçüncü Hakikat hakkında bilgi verir misiniz?

Soru Detayı

Hikmet ve adaletin aralarında nasıl bir irtibat var? Üstad bu isimden hareketle haşri nasıl ispat ediyor?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Önce şunu ifade edelim: Hikmet ve adâlet denilince nelerin anlaşılması gerektiği Üçüncü sorunun cevabında maddeler halinde verilmiştir. Burada ahirete bakan yönlerine temas edilecektir.

Haşir Risalesi’nin her bir hakikati bazen bir bazen de iki ismin tecellisiyle âhiretin varlığını ispat eder.

Hikmet penceresinden âhiretin varlığına iki şekilde bakılabilir:

Birincisi: Eğer âhiret olmazsa, şu göz önündeki bütün icraatların israfa ve abesiyete inkılâb edecek olması.

İkincisi: Rububiyette hâkim bir hikmetin, Rububiyetin kanadına iltica eden ve iman ile itaat edenlerin taltifini, isyan edenlerin de cezalanmasını istemesi, yani hikmet-i hükümetin âhireti iktiza etmesi.

Üstadımız bu Üçüncü Hakikatte hikmetin ikinci cihetini izah etmiş. Hikmetin birinci cihetinin âhireti iktizası ise Onuncu Hakikatte izah edilmektedir.

"Hiç mümkün müdür ki, şu âlemde zerrelerden Güneşlere kadar bütün eşyada nihayetsiz bir hikmetle iş gören Zât-ı Zülcelâl, âhireti getirmemekle ve kendisine iltica eden müminlere iltifat etmemekle nihayetsiz hikmetini inkâr ettirsin ve o hadsiz hikmetleri hiçe indirsin? Hâşâ ve kella!"

Hikmet: Her işte menfaatin gözetilmesi, abes bir işin yapılmaması, her bir şeye birçok vazifeler yüklenmesi gibi mânâlara gelir. Hikmetin zıddı, faydasızlık, israf ve abesiyettir.

Şu âleme dikkatle bakılsa görülür ki, onda tasarruf eden Zât, nihayetsiz bir hikmetle iş görüyor. İnsanın bütün âzâları ve hücreleri nice hikmetlerle iş görüyorlar.

Hem her şeyin sanatında nihayet derecede bir intizamın bulunması, nihayetsiz bir hikmete delâlet eder. Evet, güzel bir çiçeğin ince programını küçücük tohumunda dercetmek; büyük bir ağacın amel sahifelerini küçücük bir çekirdekte manevî kader kalemiyle yazmak, elbette nihayetsiz bir hikmet ile iş görüldüğünü ispat eder.

Her fen kendi lisanıyla bu hikmetten bahseder ve her fennin konusu da bu hikmetin kendisidir.

Hem insandaki akıl, hafıza, dil, kulak gibi terazilerle, bun­ların tarttıkları şeyleri mukayese edersek; terazilerin, tartılan şeylerden daha kıymetli olduğunu görürüz. Demek bu tera­ziler yalnız bu fâni dünyayı kazanmak için verilmemiştir. Bunun tersini iddia etmek, ancak göz önündeki şu hikmeti inkâr etmekle mümkündür. Bunu da hiçbir akıl sahibi yapamaz.

Adalete gelince;

"Hiç mümkün müdür ki, her işinde nihayet derecede adâlet ile iş gören bir Âdil-i Hakîm, mahlûkatının hukukunu muhafaza etmeyerek, mazlumun hakkını zâlimden almasın ve adâletini hiçe indirsin? Bu adâlet burada yok hükmündedir, demek başka yerde bir mahkeme-i kübrâ ve adâlet diyarı vardır ve olmalıdır."

Adalet: Her hak sahibine hakkını vermek ve her şeyi hikmet ve maslahata uygun olarak yerli yerine koymak demektir. Adâletin zıddı ise zulümdür.

Cenâb-ı Hak nihayet derecede âdildir.

Şimdi şu âleme bakıyor ve görüyoruz ki, bütün mahlûkatın erzak ve teçhizatı lâyık-ı veçhiyle veriliyor. Hiçbir mahlûk unutulmuyor ve karıştırılmıyor. Bir sineğe kartal kanadı takılmadığı gibi, bir kartala da sinek kanadı takılmıyor. Her varlığın hangi cihazlara ihtiyacı varsa, o cihazlar ile teçhiz ediliyor. İşte her şeye hassas mizanlarla ve mahsus ölçülerle vücut vermek, sûret giydirmek, her şeyi yerli yerine koymak, en münasip cihazlarla teçhiz etmek ve her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, nihayetsiz bir adâlet ile iş görüldüğünü ispat eder.

Adaletin bir ciheti de mazlumların intikamını zâlimlerden almaktır. Adâletin bu mânâsıyla da tarih sayfaları zâlimlerin feci akıbetleriyle doludur. Firavunlar, Nemrutlar, Karunlar gibi nice zâlimlere Âdil ismi ile semavî tokatlar vurulmuş ve mazlumların hakları onlardan alınmıştır.

Şu var ki, bu dünya adâletin bu tecellisine hakkıyla mahal olamamakta ve adâletin bu tecellisi başka bir âleme bırakılmaktadır.

Acaba hiç mümkün müdür ki, böyle en küçük bir mahlûkun, en küçük bir hakkını muhafaza edip onun imdadına koşan bir adâlet; insan gibi en büyük bir mahlûkun hukukunu muhafaza etmesin ve muhafaza etmemekle adâletini hiçe indirsin?

Hâlbuki hakikî adâlet ister ki, mazlumun hakkı zâlimden alınsın ve şu küçücük insan, küçüklüğü nisbetinde değil; belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde bir mükâfat ve ceza görsün. Bütün bunlar da ancak âhiretin gelmesi ile mümkündür.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...