"Öyle de sû-i ihtiyarından neşet eden küfür sarhoşluğuyla ve dalalet divaneliğiyle,.." şeklinde devam eden paragrafı, yanlış telakkileri ve onların hakikat karşılıklarını izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Paragrafın tamamı şöyle:

"Öyle de sû-i ihtiyarından neşet eden küfür sarhoşluğuyla ve dalalet divaneliğiyle Sâni’-i Hakîm’in şu misafirhane-i dünyasını, tesadüf ve tabiat oyuncağı olduğunu tevehhüm edip ve cilve-i esma-i İlahiyeyi tazelendiren masnuatın, zamanın geçmesiyle vazifelerinin bittiğinden âlem-i gayba geçmelerini, adem ile idam tasavvur ederek ve tesbihat sadalarını, zeval ve firak-ı ebedî vaveylâsı olduklarını tahayyül ettiğinden ve mektubat-ı Samedaniye olan şu mevcudat sahifelerini manasız, karmakarışık tasavvur ettiğinden ve âlem-i rahmete yol açan kabir kapısını zulümat-ı adem ağzı tasavvur ettiğinden ve eceli, hakiki ahbaplara visal daveti olduğu halde, bütün ahbaplardan firak nöbeti tasavvur ettiğinden hem kendini dehşetli bir azab-ı elîmde bırakıyor hem mevcudatı hem Cenab-ı Hakk’ın esmasını hem mektubatını inkâr ve tezyif ve tahkir ettiğinden, merhamete ve şefkate layık olmadığı gibi şiddetli bir azaba da müstahaktır. Hiçbir cihette merhamete layık değildir." (Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf.)

Küfür sarhoşluğunun da dalalet divaneliğinin de kaynağı insanın cüz’i iradesini yanlış kullanması yani bu dünya imtihanının bir gereği olarak ona tanınan irade serbestiyetini haram yolları tercihte istimal etmesidir. Metnin içinde bu konuda beş önemli noktaya dikkat çekilmektedir. Bunlar üzerinde bazı kısa tahliller yapalım:

1. Misafirhane-i dünyasını, tesadüf ve tabiat oyuncağı olduğunu tevehhüm edip:

Bir hane ustasız olmazken, bu muhteşem dünya misafirhanesinin sanisiz, maliksiz olduğunu hiçbir akıl kabul etmez. Onun yaratılışını tesadüf ve tabiat ile izah etmeye kalkışanların iddiaları fikir seviyesinde olmayıp Üstadımızın ifadesiyle “sırf başka şeyle nefsini ikna etmek sadedinde”dir. Yani, bu kâinatın bir yaratıcısı olduğunu kabul ettikleri takdirde onun emir ve yasaklarına uymak gerekeceğinden, nefis, ibadetten kaçmak için kendine bir bahane arar. Bütün batıl ideolojiler ve yine bütün batıl felsefî düşünceler nefis için bu noktada fark etmez. Zira hiçbirinde nefsi gemleyecek ve ona istikamet verecek hükümler yoktur.

2. Cilve-i esma-i İlahiyeyi tazelendiren masnuatın, zamanın geçmesiyle vazifelerinin bittiğinden âlem-i gayba geçmelerini, adem ile idam tasavvur ederek:

Nur Külliyatı’nda dünyanın mahiyetiyle ilgili tesbitlerden biri de onun bir meşher, yani esma-i ilahiyenin tecellilerinin teşhir yeri, sergisi olduğudur. Buradaki vazifelerini bitiren mahluklar ölüm kanunuyla dünyadan ayrılmakta, yerlerine yeni mahluklar, başka sanat eserleri gelmekte ve kendilerini göstermektedirler. İşte küfür ve dalalet ehli, mahlukatın bu dünyadan ayrılarak gayb âlemine göçmelerini yok olmak ve yokluğa gitmek olarak tasavvur ediyorlar. Böylece ahireti inkâr etmekle, dünyada hak, hukuk gözetmeksizin, adalet ve hakkaniyetten uzak ve hayvan gibi sorumsuz bir hayat sürmeyi tercih etmiş oluyorlar.

3. Tesbihat sadalarını, zeval ve firak-ı ebedî vaveylası olduklarını tahayyül ettiğinden:

"Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey onu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız. O, Halîm’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), Ğafur’dur, çok bağışlayandır.” (İsra, 17/44)

Tesbih, Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih, hamd ise kemal sıfatlarla tavsif etmektir. Her varlık mükemmel yaratılışıyla Allah’ı tesbih etmekte, bizim anlayamayacağımız bir keyfiyetle kendine mahsus tesbihini de yapmaktadır.

Bir insan, ana rahminde geçirdiği safhalarla ayrı ayrı isimlere ayine olduğu gibi, dünyaya geldiğinde de bu tecelliler devam eder. Büyümesiyle, kemale ermesiyle ayrı isimlere ayna olduğu gibi, hastalanmasıyla şifa bulmasıyla da yine başka isimlere ayna olur. Hayatı boyunca böyle nice isimlere ayna olan insan, ölümü tatmasıyla da Mümit ismine ayna olmakla tesbihatını bir başka sahada devam ettirir. Bu tecelliler kabirde, mahşerde ve inşallah cennette de devam edecektir. Yani bir insan nutfe halinden, cennet ehli oluncaya kadar ve cennette de ebediyen birbirinden farklı isimlere ayna olmakla Allah’ı hamd ile tesbih etmektedir. Diğer varlıklar da buna kıyas edilebilir.

4. Mektubat-ı Samedaniye olan şu mevcudat sahifelerini manasız, karmakarışık tasavvur ettiğinden:

Bilindiği gibi Samed ismi Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını ve her şeyin ona muhtaç olduğunu ifade eder.

Mektub, yazılan demektir ve bu kelime ile kâinat, her şeyiyle mana ve hikmet dolu bir kitab-ı kebir şeklini alır. Bu kitabın bildiğimiz kitaplara hiç benzemeyen ciheti samedani olmasıdır. Biz de bir kâğıda, mesela, bir çiçek resmi çizeriz. O resim bizim ressam olduğumuza ayna olur, ancak o çiçeğin ne suya, ne toprağa, ne Güneş'e ihtiyacı olmadığından samedani değildir, kuru bir resim olmaktan öteye gitmez. Bildiğimiz hakiki çiçekler ise samedanidir, yani Allah’ın Samed ismi onlarda tecelli eder ve her biri hayatının devam edebilmesi için bütün bir kâinata muhtaçtır.

5. Manasız, karmakarışık tasavvur etme:

Üstat Hazretleri bir dersinde eşyayı şöyle konuşturur: “Bizdeki karışıklıklar bir nevi kitabettir.”

Düz çizgiler bir mana ifade etmezler. Kelimeleri manalı kılan onlardaki karışıklıklar, yani her birinin ayrı bir şekle sahip olmasıdır. Okuma bilmeyen bir kimse için düz çizgi daha makbul olur. İşte Rabbimizin “Oku!” emrini yerine getiren ve kâinat kitabını ilahi isimlerin tecellileri olarak gören ve öylece okuyan insanlar, âlemdeki karışık zannedilen hadiselerin de büyük manalar taşıdığını, ayrı isimlere ayinedarlık ettiklerini bilirler.

6. Âlem-i rahmete yol açan kabir kapısını zulümat-ı adem ağzı tasavvur ettiğinden ve eceli, hakiki ahbaplara visal daveti olduğu halde, bütün ahbaplardan firak nöbeti tasavvur ettiğinden:

Kabir, âlem-i rahmete açılan bir kapıdır. Mümin için cennet bahçelerinden bir bahçe olan berzah hayatına o kapıdan girilir ve yeniden dirilişten sonra belli safhalardan geçilerek ebedî saadet yurdu olan cennete gidilir.

İmanla göçmek şartıyla bütün dostlarla kabir hayatında ve cennette beraber olunacaktır.

Yirminci Mektub’un “ve Yümit” bahsinde bu konu detaylı olarak izah edilmiş ve okuyucu, kabir hayatını dünyadan çok daha fazla sevme noktasına eriştirilmiştir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...