Peygamber Efendimiz'in ümmîliği ne demektir? Buna dair ayet ve hadis var mıdır? Efendimiz'in, ömrünün son zamanlarında okuma ve yazmayı öğrendiği söyleniyor, bu doğru mudur?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Ümmî: “Dünyevî bir tahsil görmemiş olan” demektir. Peygamberimiz de (asm.) dünya tahsili adına herhangi bir tahsil görmüş değildi. Fakat cahil ile ümmî birbirinden çok farklı mânaları vardır. Ümmî; okuma yazma bilmeyen olsa bile, hakikati bilen ve anlatan birisi olabilir. Aynı şekilde okuma yazması olduğu halde, hakikati okuyamayan ve göremeyen nice cahiller olabilir.

Ümmî; anasından doğduğu gibi tertemiz kalmış, tahsil görmemiş, mektep ve medresede okumamış demektir.

Ümmî; okuması ve yazması olmayan, cahil ise okuma yazma bilse bile hakkı ve hakikati bilmeyen, ilim, irfan ve faziletten mahrum, yaratılış gayesinden bîhaber, gaflet içerisinde yaşayan, heva ve hevesine esir olan kişidir.

Kendisine nübüvvet vazifesi tevdi edilmeden evvel Resulullah Efendimizin (sav.) okuması ve yazması yoktu. Bu husus bir ayette şöyle ifade edilir: “Sen bundan önce, ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı batıla uyanlar şüphe duyarlardı.” (Ankebût Suresi 29/48)

Resul-i Ekrem Efendimiz (asm.), şayet okuma yazma bilseydi, müşrikler Kur’an-ı Kerimi O’nun yazdığını iddia ederlerdi. Bazıları böyle bir iddiada bulunmuşlarsa da buna ne kendileri ne de başkaları inandı.

Habib-i Edib Efendimiz (asm.) cehalet devrinin bütün çirkef işlerinden beri ve ümmi idi. O (sav.), cehalet devrindeki putperestlik, şirk, zulüm, edepsizlik, zulüm, yağma, içki, fuhuş, kumar gibi her türlü ahlaksızlığın, çirkefin ve bataklığın içinde yetişen solmayan bir gül, dehşetli asrın rengini değiştiren, çorak toprakları yeşerten nisan yağmuru ve sönmeyen manevî bir güneş idi.

Hz. Muhammed (asm.) gençliğinden beri edeb, hayâ, iffet, nezahet ve ismet timsali olarak yaşamıştı. O’nun bu ahvali bütün Arap kabilelerini kendisine meftun etmişti.

Necip Fazıl şöyle der: “Allah’ın Resûlü ümmîdir. Okuma ve yazma bilmezler. Fakat bu ümmilik, kalbine bütün âlemlerin güneşi verilmiş olan “Gâye, insan ve Ufuk Peygamber” in ayrıca lâmba ışığından müstağni oldukları mânasınadır. Ümmîliği de ayrıca peygamberliğinin delili.”

“Evet, Nebiy-yi Zîşan (sav.) tecelliyât-ı İlâhiyeye mazhar ve mâkestir; masdar ve menbâ değildir. Çünkü o zât yalnız âbiddir ve ibadetçe herkesten ileridir. Demek, bu kadar görünen terakkiyat, kemâlât onun zâtî malı değildir. Ancak hariçten verilen, Rahmân-ı Rahîmin tecellileridir.” (Mesnevi-i Nuriye)

Cenab-ı Hak, peygamberlerin reisi olan habibini bizzat kendisi terbiye etmiş, O’nu Hafîz ismiyle her türlü kötü fiillerden muhafaza etmiş ve âlemlere rahmet olarak göndermiş, hilkat ağacının çekirdeği olarak yaratmış, en mükemmel meyvesi olarak terbiye etmiştir.

Habib-i Kibriya Efendimiz (asm.) hiç kimseden ilim tahsil etmemiş, mekteb ve medrese görmemiş, sadece Rabbinin bildirdiklerini bilmiş ve bütün insanlığa bildirmiştir.

Anne, baba ve mürebbi hakkı ağır olduğu için, Resulullah Efendimiz (asm.) onlardan yetim ve öksüz olarak büyütülmüş, mürebbisiz terbiyesi bizatihi Rabbi tarafından verilmiştir. “O, seni bir yetim iken barındırmadı mı? Seni, yol bilmez iken (doğru) yola koymadı mı?” (Duha Suresi 94/6-7)

Resul-i Ekrem Efendimizin ümmeti, bu ümmiyetteki inceliği çok iyi kavramış olmalı ki, bilhassa teravihlerde salâvat getirirlerken, o Resul-i kibriyayı (asm.) bu vasıfla yâd ederler: Nebiyy-i ümmî.

Ayette Peygamberimizin ümmi olduğuna dair açık ifade mevcuttur. Şöyle ki; اَلَّذٖينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْاُمِّيَّ الَّذٖي يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْجٖيلِؗ يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهٰيهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَٓائِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ اِصْرَهُمْ وَالْاَغْلَالَ الَّتٖي كَانَتْ عَلَيْهِمْؕ فَالَّذٖينَ اٰمَنُوا بِهٖ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّـذٖٓي اُنْزِلَ مَعَهُٓۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَࣖ ; قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّٖي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَمٖيعاًۨ الَّذٖي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْـيٖ وَيُمٖيتُࣕ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذٖي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِهٖ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ("Onlar, ellerindeki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî peygambere uyarlar. Peygamber onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten meneder; yine onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını kaldırır, üzerlerindeki zincirleri çözer. O peygambere inanan, onu koruyup destekleyen, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nura uyanlar, işte bunlardır kurtuluşa erenler. De ki: “Ey insanlar! Gerçekten ben göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın hepinize gönderdiği elçisiyim. O’ndan başka tanrı yoktur. O hayat verir ve öldürür. Öyleyse Allah’a ve ümmî peygamber olan resulüne -ki o Allah’a ve O’nun sözlerine inanır- iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” A'raf 157, 158)

Ayrıca "Resulullah Efendimiz ile Kureyş arasında yapılan Hudeybiye antlaşmasını Hazret-i Ali yazdı. Antlaşmanın başına Bismillahirrahmanirrahim ve Muhammedün Resulullah yazdı. O sırada henüz iman etmemiş olan Süheyl bin Amr dedi ki: “Bizim kitabımıza göre ben Rahmanı bilmem, onun yerine Bismike Allahümme yaz. Muhammedün Resulullah yerine de Muhammed bin Abdullah yaz. Eğer biz Onun Peygamberliğini kabul etseydik, zaten Onunla savaşmazdık.”

Eshab-ı kiram ile Süheyl arasında konuşmalar devam ederken, Resulullah efendimiz buyurdu ki:
- Ya Ali, Onu sil, Süheylin dediği gibi yaz.
Hazret-i Ali’nin, edebinden silmeye eli varmadı. Resulullah efendimiz, (Silinecek yeri bana gösterin de orasını sileyim) buyurdu. Gösterdiler ve orasını sildi. (Şevahid-ün nübüvve)

O nebiyy-i ümmî (asm) kötülük namına bir şey bilmezdi. Dünyanın bütün ihtiraslarından, hilelerinden, tuzaklarından beriydi. Allah, onu lekesiz, tozsuz, parlak bir ayna olarak hazırlamış, terbiye etmişti. İşte “ümmiyet” denilen bu sâfiyet aynasında vahiy tezahür etti.

“Sanki o zat, vahy-i ilâhînin makesi olan masum ruhuyla zaman ve mekânı tayyederek, o zamanın en derin derelerine girmiş ve gördüğü gibi söylemiştir.” (1)

Âlemlerin Rabbi, o şanlı peygamberini kimseye talebe etmedi. İlâhî takdiriyle buna engel oldu. Bu okuma tehir edildi; tâ “oku” emri gelinceye kadar. Bu emri alan o Nebiyy-i ümmî (asm.), insanlık âlemine Kur'an'ı tâlim etti; kâinat kitabını Rabbinin ismiyle okudu. Ondaki hikmetleri, ince mânâları, gayeleri anlattı. İnsanın mahiyetini, hakikatini, vazifesini öğretti.

O, Rabbinin lütfuyla âhireti, arşı, levh-i mahfuzu okurken, müşrikler kendi yaptıkları putlara tapmakla meşgûldüler. Ne kâinatı okuyabiliyorlardı, ne kendilerini, ne de yaptıkları putları. Okuyabilselerdi, kendilerini o taşlara isnad etmezlerdi. Onların okuryazarları en inatçıları, en cahilleriydi.

İslâm'ın “oku” emrini iyi anlamaz ve doğru değerlendirmezsek, okula gitmeyen bütün mü’minleri İslâm'ın bu kat’î emrine âsi ilân etmemiz gerekir. Bu ise mümkün değil...

Kâinatı ve Kur'an'ı, Allah'ın ismiyle, en mükemmel şekilde okuyan o Nebiyy-i ümmî'nin, kendi heva ve hevesiyle konuşmadığını, Kur'an bize haber veriyor, yâni Allah taahhüd ediyor. Her sözü, ilâhî iradeye bağlı olan o şanlı nebi, artık kimden ne okuyacaktı?

Kur’an’ın ilk ayeti; “Oku O yaratan Rabbinin adıyla” idi. (Alak Suresi 96/1) Resulullah Efendimiz, “Ben okuma bilmem” diye buyurdu. Sonra Allah’ın bildirmesiyle bütün âlemleri satır satır okudu. O’nun okuması satırdan değil, sadırdan idi.

Resulullah Efendimiz (sav.) Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine delil olan kâinat kitabını okudu ve okuttu. İnsanları Allah’tan gayri hiçbir şeye tapmamaları hususunda uyardı, onlara Vahid ve Ehad olan Zat-ı Zülcelal’i tanıttırdı. Rabbinin emir ve yasaklarını tebliğ etti. Yaratılış gayesini, imanın esaslarını ve hikmetin inceliklerini ders verdi.

“Rabbim bana edebi güzel bir surette ihsan etmiş, edeplendirmiş.” buyuran Fahr-i Âlem Efendimizden (sav.) abes hiçbir söz ve hikmetsiz bir fiil sudur etmemiştir. Çünkü “O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz. O(nun konuşması kendisine) vahyedilenden başkası değildir.” (Necm Suresi, 53-3-4)

Cenab-ı Hakk’ın terbiye ettiği “Ve muhakkak ki sen, pek büyük bir ahlak üzeresin.” (Kalem Suresi, 68/4) iltifatına mazhar olan Allah Resulü (asm.), istikamet, şefkat, merhamet, irşad, şecaat, metanet, sabır, cesaret, iffet, hilim ve cömertlik gibi bütün ulvî hasletlerde zirve noktada olacaktı ve olmuştu da. Marifette, hikmette, ilimde, fazilette derya, bütün güzel hasletlerde emsalsizdir, bir misli ve benzeri yoktur. O’nun her sözünde, her fiilinde ve her halinde nice derin mânalar vardı.

Resûl-i Ekrem (sav.) her hususta bütün insanlık için en mükemmel bir rehber, eşsiz bir mürşid, en güzel bir imam ve numune-i imtisaldir. Çünkü O’nun ahlâkı Kur’an’dır, O Kur’an’ın nurlu ve canlı bir levhasıdır.

(1) bk. İşaratü'l-İ'caz, Bakara Suresi, 23 ve 24. Ayetlerin Tefsiri.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...