"Sâni'in vahdetine en sadık şahidlerden birincisi: Cüz'î ve küllî eşyalarda görünen vahdetlerdir..." İ'lem'i izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Sâniin vahdetine en sadık şahitlerden birincisi, cüz’î ve küllî eşyalarda görünen vahdetlerdir. Çünkü, herhangi birşey zerreden âleme kadar vahdetle muttasıf ve alâkadardır. Öyle ise, Sânide de vahdet var. Öyle ise Sâni Ehaddir.

İkincisi: Herşeyde kabiliyetinin liyâkatine göre bir kemâl-i ittikan vardır. En âdi, küçük, nebâtî ve hayvanî birşeyde kör gözler bile gördükleri öyle bir antika eser-i san’at vardır ki, insanları hayrette bırakır.

Üçüncüsü: Herşeyin icad ve inşâsındaki suhulettir. Gözle görünen san’attaki suhulet ispata, delile muhtaç değildir." (1)

  • Sâniin vahdetine en sadık şahitlerden birincisi, cüz’î ve küllî eşyalarda görünen vahdetlerdir. Çünkü, herhangi birşey zerreden âleme kadar vahdetle muttasıf ve alâkadardır. Öyle ise, Sânide de vahdet var. Öyle ise Sâni Ehaddir."

Cüz ve Küll: Cüz’, parça, küll ise bütün demektir. İnsan bedeni küll’dür, bir tek azası ise o küll’den bir cüz’dür. Bedeni yaratan kim ise o azayı da yaratan odur. Kâinat bir külldür. Sistemler onun cüzleridir. Güneş Sistemi bir külldür, gezegenler onun cüzleridir.

Küllî ve Cüz’î: Küllî bir şahs-ı manevîdir, bir nev’e verilen isimdir. Cüz’î ise o küllînin bir ferdidir. “İnsan” dendiği zaman insan nev’i bir bütün olarak hatıra gelir; yâni küllî bir mâna anlaşılır. Her bir insan ise o küllînin bir ferdidir. Bir fert kimin mülkü, kimin san’atı ise onun dâhil olduğu nev’in tamamı da onun mülkü, onun esiridir.

Üstad Hazretlerinin “tecerrüd sırrını” açıklarken verdiği misali konumuza tatbik edebiliriz:

“Meselâ, iğne gibi bir balık, balina balığı gibi, o mahiyet-i mücerredeye mâliktir; bir mikrop, bir gergedan gibi, mahiyet-i hayvaniyeyi taşıyor.”(2)

Balık dendi mi bu mücerred bir mahiyettir, yâni bir mânadır, bir nev’in ismidir. Balina balığı ise o küllî mânanın cüz’î bir ferdidir ve müşahhastır.

Bu konuda âlimlerimiz şöyle bir inceliğe de dikkat çekerler: Cüz’e küllün ismi verilmez; cüz’î ve küllî ise aynı isimle yâd edilirler. Yâni, insanın bir organına, meselâ ayağına insan denilmez. Ama bir tek insana da insan denilir, bütün insan nev’ine de.

  • “Çünkü herhangi bir şey zerreden âleme kadar vahdet ile muttasıf ve alâkadardır. Öyle ise, Sâni'de de vahdet var. Öyle ise, Sâni' Ehad’dir.”

Bir insanın bütün azalarının vahdetinden bir tek beden ortaya çıktığı gibi (cüz’-küll), bir nev’in bütün fertlerinin birlikte düşünülmesiyle de ayrı bir vahdet tablosuyla karşılaşılır. Küllinin bir ferdini kim yaratmışsa, o nevin tamamını da o yaratmıştır.

Koyun denildi mi, bir koyunu kim yaratmışsa, bütün koyunları yaratan da odur.

Atom dendi mi, bir atomdaki sistemi kim kurmuş ise, bütün atomları da o yaratmış ve tanzim etmiştir.

Hücre denildi mi, bir tek hücreye kim hayat veriyorsa, bütün hücrelere hayat veren de odur.

Ve nihâyet, yıldız denildi mi, bir yıldız kimin mülkü, kimin sanatı ise bütün yıldızlar âlemi de onundur.

  • İkincisi: Herşeyde kabiliyetinin liyâkatine göre bir kemâl-i ittikan vardır. En âdi, küçük, nebâtî ve hayvanî birşeyde kör gözler bile gördükleri öyle bir antika eser-i san’at vardır ki, insanları hayrette bırakır.

Önce cümlenin bize anlatmak istediği mananın özüne bakalım: Her varlık, yaratılışında kendisine verilen kabiliyet ve vazifeye uygun bir mükemmellikle yaratılmıştır. En küçük bir bitkide, en sıradan görünen bir hayvanda bile öyle ince bir sanat ve ölçü vardır ki, dikkatle bakıldığında insan hayretler içerisinde kalır.

Burada iki kavramı özellikle anlamak gerekir:

* Kabiliyetinin liyakatine göre: Her varlığa, yaratılışında taşıdığı özelliklere ve yapacağı vazifeye uygun bir donanım verilmiştir.
* Kemâl-i ittikan: Bir işin son derece sağlam, ölçülü, kusursuz ve ustalıkla yapılmasıdır.

Üstadımız burada, her varlığın aynı büyüklükte veya aynı kabiliyette olduğunu söylemiyor. Her varlığın kendi yaratılışına uygun bir mükemmelliğe sahip olduğuna dikkat çekiyor.
Mesela bir kuşun uçması, bir balığın suda yaşaması, bir ağacın meyve vermesi birbirinden farklı kabiliyetlerdir. Fakat her biri kendi vazifesi açısından incelendiğinde hayret verici bir düzen ortaya çıkar.

Bu Konuda bazı misaller verilebilir:

Birinci Misal: Küçücük bir tohum
Bir tohum düşünelim. Elimize aldığımızda küçücük, cansız gibi görünen bir varlıktır. Fakat uygun şartlar oluştuğunda içinde taşıdığı program doğrultusunda gelişmeye başlar.
* Önce kökünü toprağa doğru uzatır.
* Sonra gövdesini yukarıya doğru çıkarır.
* Yapraklarını oluşturur.
* Türüne göre çiçek, meyve ve yeni tohumlar meydana getirir.
Üstelik kökün topraktan su ve mineral alması, yaprakların ışık enerjisini kullanarak fotosentez yapması, bitkinin büyümesinin birbirini tamamlayan parçalarıdır.
Şimdi düşünelim: Bir tohumun içinde, yetişkin ağacın bütün dalları ve yaprakları küçücük bir ağacın minyatür parçaları gibi hazır bulunmaz. Genetik bilgi ve hücresel mekanizmalar, çevre şartlarıyla birlikte gelişimi yönlendirir.
İşte “kabiliyetinin liyakatine göre kemâl-i ittikan” hakikati burada görülebilir. Tohum, kendisine verilen yaratılış programına uygun biçimde gelişir.
Bir tohumdan çınar ağacı, diğerinden gül, bir başkasından buğday çıkar. Hepsi aynı şekilde değil, kendi türüne uygun şekilde gelişir.

İkinci misal: Bal arısı
Bir bal arısını ele alalım. Küçük bir canlıdır; fakat hayatındaki vazifeler ve organları son derece dikkat çekicidir.
* Çiçeklerden nektar ve polen toplar.
* Çiçeklerin tozlaşmasına katkıda bulunur.
* Kolonideki diğer arılarla iş bölümü içinde yaşar.
* Altıgen hücrelerden oluşan petekler yapar.
* Yön bulmak ve besin kaynaklarının yerini bildirmek için kendine özgü davranışlar sergiler.
Arının küçücük bedeninde uçuş, görme, koku alma ve besin toplama gibi farklı işlevler birbiriyle uyum içerisinde çalışır.
Buradaki incelik şudur: Varlığın küçüklüğü, sanatının küçüklüğünü göstermez.
Bir sarayın büyüklüğüne bakarak hayran kalabiliriz. Fakat bir arının bedenindeki düzeni ve petekteki geometrik yapıyı incelediğimizde, küçücük bir varlıkta da hayret verici bir sanat bulunduğunu görürüz.
Kur’an-ı Kerim’de arı hakkında şöyle buyrulur: “Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine evler edin.” (Nahl Suresi, 16/68; mealin özeti)
Ardından arının ürettiği balda insanlar için şifa bulunduğu bildirilir (Nahl, 16/69). Bu ayetler, arının yaratılışındaki düzeni ve insanlara sağladığı faydayı düşünmemize vesile olur.

Üçüncü misal: İnsan gözü
İnsan gözü de bu hakikati anlamak için güzel bir örnektir.
Gözün ışığı alan kornea ve merceği, görüntüyü algılayan retina tabakası, ışığa duyarlı hücreleri ve beyne sinyal taşıyan sinirleri birlikte çalışır.
Göz yalnızca bir görüntüyü içeri alan basit bir pencere değildir. Işık, gözün farklı yapılarından geçer; retina üzerindeki hücreler ışığı sinirsel sinyallere dönüştürür; beyin bu sinyalleri işler ve görme tecrübemiz ortaya çıkar.
Burada önemli olan, tek tek parçaların varlığı kadar bunların birbiriyle uyumlu çalışmasıdır.
Bediüzzaman'ın dikkat çektiği sanat anlayışıyla bakarsak, insan gözü büyüklüğüyle değil, taşıdığı vazifelerin inceliğiyle hayranlık uyandırır.

  • Üçüncüsü: Herşeyin icad ve inşâsındaki suhulettir. Gözle görünen san’attaki suhulet ispata, delile muhtaç değildir."

Cümlenin vermek istediği özet mesaj:

Burada Bediüzzaman Hazretleri, yaratılışın bir başka yönüne dikkat çekiyor: Varlıklar meydana getirilirken görülen kolaylık ve sürat.

“Suhulet” kolaylık demektir. “İcad ve inşa” ise bir şeyin yaratılması ve meydana getirilmesidir.

Üstad'ın dikkat çektiği nokta şudur: Kâinatta son derece ince ve mükemmel bir sanat bulunmasına rağmen bu sanatın eserleri, hayatın akışı içinde kolaylıkla meydana geliyor gibi görünür.

Bir ağacın meyve vermesi, bir insanın dünyaya gelmesi, baharın gelişi, sayısız çiçeğin açması… Bunlar bizim gözümüzün önünde gerçekleşir. Üstelik bunların her biri belli bir düzen ve ölçü içerisinde meydana gelir. Bu işlerin hepsi de aynı anda ve bir iş bir işe mani olmayacak şekilde meydana geliyor.

Üstad Bediüzzaman'ın buradaki düşünce silsilesi şöyledir:

  • Bir varlıkta mükemmel bir sanat görülüyor.

  • Bu sanat, varlığın küçüklüğüne rağmen son derece ince ayrıntılar taşıyor.

  • Aynı zamanda bu eserler çok sayıda ve büyük bir kolaylıkla meydana geliyor.

  • Öyleyse yaratılıştaki bu kolaylık ve düzen, üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir hakikattir.

  • Buradaki “delile muhtaç değildir” ifadesi, sanatın ve kolaylığın gözlemlenebilirliğine işaret eder. Yani insan, bir meyvenin meydana gelişindeki düzeni görmek için önce uzun bir teorik ispat yapmak zorunda değildir. Eser gözünün önündedir. Bunun Allah'ın kudretine nasıl delil teşkil ettiği ise ayrıca tefekkür ve akıl yürütmeyle anlaşılır.

Bu konuda birkaç çarpıcı misal vermeye çalışalım:

Birinci misal: Bir ağaçta yüzlerce meyvenin yetişmesi

Bir meyve ağacını düşünelim.

İlkbaharda çiçek açıyor. Çiçeklerin bir kısmı meyveye dönüşüyor. Meyveler zaman içerisinde büyüyor, renkleniyor, olgunlaşıyor ve yenilecek hale geliyor.

Bir ağaçta onlarca, yüzlerce meyve meydana gelebiliyor. Her meyvenin kabuğu, eti, çekirdeği, kendine has kokusu, rengi ve tadı bulunuyor.

Üstelik ağacın bütün meyveleri için ayrı ayrı mekanizmaların çalışması gerekmiyor. Ağacın hücreleri, su ve besin taşıma sistemleri, yaprakları ve diğer biyolojik mekanizmaları bir bütün halinde işliyor.

İşte burada iki ayrı hakikat bir arada görülüyor:

Birincisi: Meyvede mükemmel bir sanat vardır.

İkincisi: Bu sanatın benzerleri bir ağaçta çok sayıda, ağaçların tamamında ise sayısız defa meydana gelir.

Üstad'ın üzerinde durduğu kolaylık budur. Yaratılışta mükemmel sanat ile çok sayıda meydana gelme hali bir aradadır.

Bir meyveyi meydana getirmek için insanın ne kadar bilgiye, emeğe ve zamana ihtiyaç duyduğunu düşünelim. Bir mühendis meyveye benzeyen yapay bir ürün tasarlayabilir; ancak canlı bir ağacın bütün biyolojik süreçlerini aynı şekilde gerçekleştiren bir sistem kurmak bambaşka bir meseledir.

İnsan için zor ve karmaşık görünen bir eser, yaratılışın tabii akışı içerisinde meydana gelir.

Buradan şu soruya geçebiliriz: Bu kadar çok ve ince sanat eserinin, birbirine bağlı bir düzen içerisinde ortaya çıkmasını mümkün kılan kudret ve hikmet üzerinde düşünmek gerekmez mi?

İkinci misal: Baharın gelişi:

Kış mevsiminin ardından baharın geldiğini düşünelim.

Toprakta çimlenmeler başlıyor. Ağaçlar tomurcuklanıyor. Çiçekler açıyor. Böcekler hareketleniyor. Kuşlar yuva yapıyor. Farklı bitki ve hayvan türleri kendi hayat döngülerini sürdürüyor.

Bütün bunlar aynı mevsim içerisinde, birbirleriyle ilişkili çevre şartları altında gerçekleşiyor.

Elbette bilim, baharın gelişini Dünya'nın Güneş çevresindeki hareketi, sıcaklık, ışık, su ve canlıların biyolojik süreçleriyle açıklar. Fakat bu mekanizmaları bilmek, insanın bunların taşıdığı düzen ve anlam üzerinde tefekkür etmesine engel değildir.

Üstad'ın bakış açısında, tabiat kanunları Allah'tan bağımsız yaratıcılar değildir; yaratılıştaki düzenin nasıl işlediğini anlamamıza yardımcı olan kanunlardır.

Şöyle düşünelim:

Bir bahçıvan bahçesindeki çiçeklerle tek tek ilgilenebilir. Fakat bahar geldiğinde çok farklı türdeki bitkilerin tomurcuklanması ve çiçeklenmesi, hayatın ne kadar geniş bir düzen içerisinde sürdüğünü gösterir.

Burada hayret uyandıran yalnızca tek bir çiçek değildir. Birbiriyle uyumlu şekilde işleyen sayısız hayat sürecidir.

Baharın kolaylıkla gelmesi, onun basit bir hadise olduğu anlamına gelmez. Kolaylıkla meydana gelen bir işin arkasında son derece karmaşık süreçler bulunabilir.

Bu misal, Mesnevî-i Nuriye'deki geçen bu cümlenin üzerinde durduğu manayı anlamamıza yardımcı olur.

Üçüncü misal: Bir insanın dünyaya gelmesi

Bir bebeğin dünyaya gelişini düşünelim.

Anne karnındaki gelişim boyunca hücreler çoğalır, farklılaşır ve çeşitli dokular meydana getirir. Kalp, beyin, gözler, kemikler ve diğer organlar gelişir. Bunların her birinin farklı zaman ve faaliyetlleri vardır; fakat hepsi aynı bedenin parçaları olarak birlikte çalışır.

Bu gelişim, belirli biyolojik aşamalar içerisinde gerçekleşir.

Burada dikkat çekici olan, tek bir insan bedeninin bile ne kadar çok ve birbiriyle bağlantılı yapıdan meydana gelmesidir.

İnsan, kendi eliyle bir cihaz yapmak istediğinde parçaları tek tek tasarlar, üretir ve birleştirir. Fakat canlı bir bedenin gelişimi, insanın üretim yöntemlerinden çok farklı bir süreçtir.

Bediüzzaman'ın tefekküründe, insanın yaratılışındaki bu incelik ve yaratılış sürecinin kendi düzeni içinde ilerlemesi, Allah'ın ilim ve kudretini anlamaya açılan bir penceredir.

Şu noktayı da unutmamak gerekir: Bir sürecin nasıl işlediğini açıklamakla onun varlığı ve düzeni üzerine felsefi veya dinî bir anlam çıkarmak aynı şey değildir. Biyoloji gelişim mekanizmalarını açıklar; Risale-i Nur ise bu mekanizmaların ve ortaya çıkan sanatın Allah'ın yaratmasıyla ilişkisini tefekkür eder.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Hubab.
(2) bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksat.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Kategorileri:
Okunma sayısı : 5.696
Sayfayı Word veya Pdf indir
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

nur.sever
mesela koyun ya da gül ya da su vb deyince dünyanın neresi olursa olsun genel özellikleri aynı şeyler aklımıza gelıyor bu da bır çeşıt vahdettir bütün koyunlar ya da bütün güller ya da bütün sular tek bir elden çıkmış ki vahdet sırrını gösteriyorlar..
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...