"Sende iki cihet var: Birisi, icad ve vücud ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri, tahrib, adem, şer, nefy, infial cihetidir." Bu ifadeleri açıklar mısınız? İnsanoğlu ilmi buluşlarıyla, teknolojideki başarısı ile hayvanların üstüne çıkmış olmaz mı?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanın fiil ve infial cihetlerini Üstadın şu harika misâli ile daha iyi anlıyoruz:

“Şeffaf parlak bir zerrecik, bizzat kendi başıyla kalsa bir kibrit başı kadar bir nur içinde yerleşmez. Fakat o zerrecik, Güneşe intisap edip ona karşı gözünü açıp baksa; o vakit o koca Güneşi ziyasıyla, elvan-ı seb’asıyla, hararetiyle hattâ mesafesiyle içine alabilir.” (1)

Burada bir fiil, bir de infial ciheti var. Fiil ciheti, aynanın kendiliğinden parlaması, ışık saçması. Bu cihetle ayna, ışığın ve parıltının zerresine bile sahip değildir. Ama fiili kabul etme cihetiyle güneşin ışığını içine alabilmekte, onunla parlamakta, onunla güzelleşmektedir. Bu ayna şuurlu olsa, kendisindeki bu güzelliğin, bu kemalin hep güneşten olduğunu ilân eder ve nefsini değil güneşi metheder. Yoksa o ışığı ve parlaklığı kendine mâl ederek gururlansa, mânen çok aşağılara düşer ve akşamın gelmesiyle de karanlıklar içinde perişan olur.

Dikkatimizi çeken bir başka nokta: “Mesafesiyle içine alma.”

Aynanın kalınlığı birkaç milimetre olduğu halde, kendini güneşe karşı tuttuğu anda, bir derinlik kazanıyor ve yüz elli milyon kilometrelik bir mesafeyi içine alabiliyor. Şimdi bu ayna, “Ben yüz elli milyon kilometreyim.” dese maskara olur; zira onun kaç milimetre olduğu herkesin malûmudur. Onda teşekkül eden derinlik, infial cihetiyledir.

Ayna kendisini iki metre ilerideki bir duvara karşı tutsa, onda iki metrelik bir mesafe teşekkül eder. Yüz metre ötedeki bir dağa karşı tutsa, içindeki mesafe yüz metre olur.

Hepimiz o ayna gibiyiz. Aklımızı, kalbimizi, hayalimizi neye karşı tutsak, değerimiz de derinliğimiz de kıymetimiz de ona göre oluyor. Bu sırrı çok iyi bilen ve en ileri seviyede yakalayan büyük insanlar, kalplerini ancak Rablerine mahsus kılmışlar, akıllarıyla kâinattaki hikmetleri tefekkür etmişler ve hayalleri ancak ebedî saadet olmuş. Böylece yücelmiş, enginleşmiş ve derinleşmişler.

Biz fiil cihetimizle övünmeyi bir tarafa bırakıp infial cihetimize bakmalı, bizde icra edilen İlâhî fiilleri, bize yapılan ihsan ve ikramları tefekkür etmeliyiz.

“Hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlık-ı Zülcelâl, sana iştihalı bir mide verdiğinden, Rezzak ismiyle, bütün mat’umatı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur.” (2)

Mahlukata verilen vücut mertebeleri “hayr-ı mahz”, yani sırf hayırdır. İnsan bu vücut mertebelerinden en mükemmeline mazhar olmuştur. Çünkü o, varlık nimetiyle birlikte, hayat ve hayvaniyete ve bunların ötesinde akıl nimetine kavuşmuştur. İnsan bu nimetlere kendi iradesi ve kudretiyle değil sırf bir İlahi ihsan olarak erişmiş bulunmaktadır. Kavuştuğu her vücut mertebesinde o mertebeye münasip sofralar onun önüne konmuştur. Bütün bu nimetlere karşı külli bir şükürle mükelleftir.

Sorunun ikinci kısmına gelince;

Hayrın ve icadın vücudi olmasını şöyle tarif edebiliriz: Hayır, çok şart ve sebeplerin bir araya gelmesi ile oluşan ve vücut bulabilmesi için kudret, ilim ve irade gibi sıfatlara muhtaç olan bir olgudur. İnsanın, bir hayra sahip olabilmesi için, o hayrın vücudu için, gerekli bütün sebep ve gerekçeleri hazırlaması ve onu vücuda çıkaracak sonsuz kudret, ilim ve iradeye sahip olması lazımdır. İnsan, bu hususiyetlere sahip olmadığına ve olamayacağına göre, yaratma noktasından hayra sahip olması imkansızdır. Ama dua ve talep ile o hayrın sevabını alabilir.

Mesela, namaz kılmak bir iş, bir eylem, bir hayırdır. Namaz kılmak için bütün aza ve cihazların yerinde olması lazımdır. Secde ve rüku için, hareket yapmak, vücudu çalıştırmak gereklidir. Bu gün, bir kolun kalkıp inmesi için vücutta binlerce kasların ve hücrelerin çalışması gerektiğini, tıp ilmi beyan ediyor.

Bir namazın vücut bulması, binlerce şartın vücuduna bakıyor; onların bir araya getirilmesi ile mümkün. Namaz fiilinde, faraza bin iş varsa, bunun dokuz yüz doksan dokuzunu Allah yaratıyor ve o şartları hazırlayan, Allah’ın ilim, irade, kudret gibi sıfatlarıdır. İnsana ait ise, sadece cüzi bir irade ve talep etmektir.

İşte icat, vücut, hayır, müspet ve fiil gibi şeyler vücudi oldukları için, insanın bu cihet noktasından hiçbir şey elinden gelmez. Üstad'ın ifadesi ile insan bu noktada arıdan, serçeden aşağı, sinekten, örümcekten daha zayıftır.

Şer ise, var olan ve çok sebeplerin bir araya gelmesi ile oluşmuş olan hayrın tek bir sebebinin, vazifesini terk etmesi ya da bir sebebi engellemek suretiyle o hayrın yok edilmesidir. Şerde ise, her hangi bir ilim, irade ve kudrete sahip olmak gerekmediği için, çok şartları ihzar manası da olmaz. Yalnız, bir vazifeyi terk etmek ve bir şartı sabote etmek, külli zararları yapmak için yeterlidir.

Namazı terk etmek ve kılmamak ise bir şerdir, eylemsizliktir. Bunun için, şartların bir araya gelmesine gerek yoktur. İlim, irade, kudret gibi sıfatlara ihtiyaç duymaz, vazifeye niyet etmemek ve o fiili yapmamak yeterlidir. Üstad'ın ifadesi ile insan şer ve tahrip noktasından dağ, yer, göklerden geçer, onların çekindiği ve izhar-ı acz ettikleri bir yükü kaldırır ve onlardan daha geniş, daha büyük bir daire alır.

İnsanların keşfetmiş olduğu tren, uçak, araba gibi şeylerin namazdan bir farkı yoktur. İnsan nasıl namaza benim diyemez ise, aynı şekilde teknolojik buluşlara da benim diyemez. İnsanın keşfetmiş olduğu uçak asla arının yaptığı bala yetişemez. Bütün insanlar birleşse ineğin sütünü icat edemezler vs...

İnsan, ancak iman ve ibadet ile hayvanata efendi olabilir.

Dipnotlar:

(1) bk. Mektûbat, Yirminci Mektup, Onuncu Kelimeye Zeyl.

(2) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...