"Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve envaıyla 'Lâ İlahe İllâ Hu' diye tevhidi ilân ediyor. Çünkü aralarındaki tesanüd böyle iktiza ediyor..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve envâiyle Lâ ilâhe illâ Hû diye tevhidi ilân ediyor. Çünkü aralarındaki tesanüt böyle iktizâ ediyor."

"Ve o tabakat ile envâ, bütün erkânıyla Lâ rabbe illâ Hû diye ilân-ı şehadet ediyor. Çünkü aralarındaki müşabehet böyle istiyor."

"Ve o erkân bütün âzâsıyla Lâ mâlike illâ Hû diye şehadetlerini ilân ediyorlar. Çünkü aralarındaki temâsül böyle iktizâ eder."

"Ve o âzâ, bütün eczâsıyla Lâ müdebbire illâ Hû diye şehadet eder. Çünkü aralarında teâvün ve tedahül vardır."

"Ve o eczâ, bütün cüz’iyatıyla Lâ mürebbiye illâ Hû diye olan şehadetini ilân eder. Çünkü, aralarındaki tevâfuk, kalemin bir olduğuna delâlet ediyor..."(1)

“Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve envâiyle Lâ ilâhe illâ Hû diye tevhidi ilân ediyor.”

Bu âlemin görünen kısmına âlem-i şehadet, görünmeyen kısmına ise âlem-i gayb denir. Âlemin bir küçük misali olan insanın da bedeni şehadet âlemine, ruhu ise gayb âlemine misaldir. Bununla birlikte, göremediğimiz maddî âlemler de yine gayb olarak kabul edilir.

İman gayb için söz konusudur. Meleklere iman gibi, ahirete iman da gayba imandır. Hâlbuki ahiret şu anda mevcut cismanî bir âlemdir, ancak biz onu göremediğimiz için gayb sayılır. Bu nazarla baktığımızda, bu dünyada göremediğimiz ve bilemediğimiz galaksilerden mikroplara ve genlere kadar her şey gayba giriyor. Levh-i mahfuz, Arş ve Kürsi gayb olduğu gibi, Güneş'in cazibesi ve yerin çekimi de hep gaybdır.

Görünen beden ve görünmeyen ruhun ikisine birlikte insan dediğimiz gibi, bu âlemin de görünen ve görünmeyen kısımlarının tümüne birden kâinat diyoruz.

Kâinatın görünen ve görünmeyen bütün nevileri, bütün tabakaları “Lâ ilahe illâ Hu” diye tevhidi ilân ediyorlar; “Hepimiz Allah’ın emrindeyiz, O’nun verdiği vazifeleri eksiksiz yerine getirmekle O’na ibadet ederiz” diyorlar. “O’ndan başka İlah yoktur” hakikatini birlikte terennüm ediyorlar.

“Çünkü aralarındaki tesanüd böyle iktiza ediyor.”

Tesanüd; “birbirine istinad etme, birbirinden kuvvet alma, dayanışma, belli bir maksad için birlikte çalışma” demektir. Bu kâinat da bir fabrika gibi çalışıyor. Ondaki bütün elementler, bütün sistemler, bütün kanunlar birbirine yardım ederek insanları, hayvanları ve bitkileri netice veriyorlar. Bu fabrikanın bir tek çarkına sahip olmak için bütün fabrikaya sahip olmak gerekir.

“Ve o tabakatla enva', bütün erkânıyla Lâ rabbe illâ Hû diye ilân-ı şehadet ediyor. Çünkü aralarındaki müşabehet böyle istiyor.”

Tabakat (tabakalar) kelimesi farklı şekillerde tevil edilebilir. Bütün âlemi evvela üç tabaka olarak düşünebiliriz: Cansızlar, yarı canlılar, canlılar.

Canlılar da çok tabakalara ayrılır: Melekler, insanlar, cinler, hayvanlar gibi.

Canlıların da çok envaı (türleri) vardır. Bu günkü tespite göre yeryüzünde üç milyon tür hayvan vardır.

Bütün bu tabakalar ve neviler, " 'Lâ rabbe İllâ Hu' diye ilân-ı şehadet ediyor." Yani, bunların hepsi İlâhî bir terbiyeden geçerek bu hale gelmişler.

Bu terbiyeler arasında da müşabehet yani benzerlik var. Benzerlik denilince, evvela bütün varlık âleminin Nur-u Muhammedî (asm) denilen ve bütün esma tecellilerini taşıyan bir öz varlıktan yaratıldığı, aynı şekilde bütün ağaçların da çekirdek denilen ve ağacın bütün hususiyetlerini taşıyan hülasa (öz) varlıklardan yaratıldıkları, buna benzer olarak bütün kuşların yumurtalardan, bütün insanların nutfelerden yaratıldıkları akla gelir. Bunların tümünde bir müşabehet, bir benzerlik vardır. Şöyle ki:

Yaratılacak varlığın bütün özellikleri önce bir çekirdekte (yahut yumurtada veya nutfede) öz olarak yer alıyor, sonra o öz varlık Fettah ismiyle açılıyor ve Rab isminin tecellisiyle bir terbiyeden geçip son şeklini alıyor. Bu kanunu bunların birisinde tatbik eden kim ise, tamamında tatbik eden de O’dur.

Böylece, bütün terbiye gören varlıklar; " 'Lâ rabbe İllâ Hu' diye ilân-ı şehadet ediyor."

Diğer taraftan, dünyada yaşayan bütün canlılar çok cihetten benzerlik gösterirler. Hepsinde solunum ve sindirim sistemleri vardır, hepsine işitme ve görme duyguları verilmiştir. Hepsinin gözleri iki tanedir ve yüzlerine yerleştirilmiştir. Bu gibi çok yönden benzerlik gösteren bu farklı türler, "Lâ rabbe illâ Hu" diyerek Allah’tan başka Rab olmadığına şahadet ederler.

“Ve o erkân bütün âzâsıyla Lâ mâlike illâ Hû diye şehadetlerini ilân ediyorlar. Çünki aralarındaki temasül böyle iktiza eder.”

Bir nevin bütün fertlerinde bütün organların temasül üzere olması, yani birbirinin misli ve benzeri gibi yaratılması o türün tamamının Allah’ın mülkü olduğunu ilan ederek, “Lâ mâlike illâ Hu” derler. Yani, insan nevinde bir insanın gözü kimin mülkü ise, bütün insanların gözleri de O’nun mülküdür. Bir koyunun, meselâ, midesi kimin mülkü ise bütün koyunların mideleri de O’nun mülküdür.

“Ve o a'za bütün eczâsıyla Lâ müdebbire illâ Hû diye şehadet eder. Çünkü aralarında teavün ve tedahül vardır.”

Her bir organ da çok sayıda cüzlerden, parçalardan meydana geliyor. Her organ diğerlerinin yardımlaşmaları ve iç içe çalışmaları sayesinde vazife yapabiliyor. Bu parçalardan birini kim tedbir ve idare ediyorsa, tümünün Müdebbiri de yine ancak O’dur.

O parçalar, kendilerini meydana getiren daha küçük parçacıkların, onlar da hücrelerin, hücreler atomların birlikte idare, tedbir, tasarruf edilmeleri ve bir nizam içinde çalışmalarıyla “Lâ mürebbiye illâ Hu, “Lâ mutasarrıfe fil-hakikati illâ Hu”, “Lâ nâzıme illâ Hu” diyorlar.

İlim adamları bir insanda yüz trilyon hücre ve her bir hücrede de yüz trilyon atom olduğunu söylüyor. Bu atomlardan birinin maliki, ve mutasarrıfı nâzımı kim ise, hücrenin yaratıcısı da O’dur. Hücre kimin mahlûku ise organ O’nun, organ kimin ise onun ait olduğu canlı O’nun, o canlı kimin ise onun türü de O’nundur.

"... Ve o zerrat bütün esîriyle “Lâ İlahe İllâ Hu” cevheresiyle ilân-ı tevhid eder. Çünkü esîrin besateti, sükûnu, intizamla emr-i Hâlıka sür'at-i imtisali, böyle iktiza eder."(2)

Eskiden fizikçiler esir maddesini kabul etmiyorlardı. Şimdi büyük kısmı kabul ediyorlar.

Esir, her şeyin ana tarlası. Atomlar da onun mahsulü, yıldızlar da.

Atomlar arasındaki boşluklar gibi, yıldızlar arasındaki boşluklar da esirle dolu. Yani, kâinatta boşluk diye bir şey yok.

Esirde besatet var, yani terkip değil.

Aynı tarladan buğdayın da, çiçeğin de, ağacın da çıkması gibi, görünen bütün eşya esir tarlasında yaratılıyorlar.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Şemme.
(2) bk. age.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

SORULARLARİSALE 2024 ANKETİ
Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

drerkan

"Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve envâiyle 'Lâ ilâhe illâ Hû' diye tevhidi ilân ediyor. Çünkü aralarındaki tesanüt böyle iktizâ ediyor." İzahı nasıldır, Üstad bütünden parçaya doğru iniyor?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (m.ali)

Teavün: Kelime olarak; yardımlaşma demektir. Kainatın bütün unsur ve parçaları arasındaki şiddetli münasebet ve ilişkiye kinaye olan bir kelimedir. Havanın toprağa yağmur, toprağın havaya buhar vermesi, bir çeşit yardımlaşmadır. Güneşin toprakta yağmuru buharlaştırması da güneşin bu yardımlaşmadaki katkısı ve yardımıdır. Kainatın her bir cüzünde bu münasebet vardır.

Tesanüd: Kelime olarak; dayanışma içinde olmak demektir. Yine yardımlaşmada olduğu gibi, kainatın en küçük parçasından en büyük galaksilerine kadar her şey arasında bir dayanışma ve yardımlaşma manası hükmediyor. Kainatın bir ucundaki bir küre ile diğer ucundaki küre arasında bizim idrakinden aciz kaldığımız gizli ve ince dayanışma ilişkileri mevcuttur.

Dayanışma yardımlaşmaya nispetle, biraz daha geniş bir halkadır. Hava ile toprak arasındaki münasebet, biraz dar bir halka iken, kainatın iki zıt uçları daha geniş bir halkadır. Dayanışma bu genişliğe işaret ediyor.

Teanuk: Kelime olarak; kucaklaşmak ve kenetlenmek manasına gelir. Teanuk, teavün ve tesanüdün biraz daha ileri mertebesini ifade eder. Yani; kainat ve unsurları arasında öyle şiddetli bir ilişki ve münasebet var ki, âdeta birbirlerine kenetlenmiş ve kucaklaşmış gibidirler. Kainatı âdeta parçalanması ve bölünmesi imkansız, bir bütün haline sokuyor. Kainat ile bir parçası arasında bütünlük ilişkisi kuruyor.

Tecavüb: Kelime olarak; cevaplaşmak, haberleşmek manasına gelir. Cevaplaşmada konuşmak ve dertleşmek manası hükmeder ki, artık parçalar arasında bütünlük manasının en son ve kamil manasıdır. Yani kainat ve parçaları, âdeta ana ile evlat gibi birbirleri ile konuşup dertleşiyorlar demektir. Diğer tabirlerin en mükemmel noktasıdır. Güneş ile toprak konuşacak derecede birbirleri ile şiddetli münasebet içindeler demektir.

Kalp ile beyin arasındaki sinirler ve damarlar, âdeta cisimleşmiş bir hitaplaşma ve cevaplaşıp konuşma gibidir. Daha buna benzer sınırsız misaller vardır. Bugün fen ilimleri bu manayı daha da netleştirip somutlaştırmıştır.

İşte kainat ve içindeki unsurlar arasındaki bu şiddetli dayanışma ve kucaklaşma, kainatın ustasının ve sanatkarının tek ve yekta olduğuna katiyetle işaret edip ispat ediyor. Zira dayanışma ve kucaklaşma cansız, şuursuz ve kör unsurların işi olamaz. Bu dayanışma ve kucaklaşma işlemini ancak ve ancak sonsuz hayat, ilim ve kudret sahibi bir Zat yapabilir ki, bu da Allah’tan başkası değildir.

İşte bu i’lemdeki ana mesaj budur.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
drerkan

Allah razı olsun.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...