"Sû-i itiyattan ve terk-i âdetten neş’et eden bir hastalıktan vefat ederler." Hakikî ve fıtrî rızık veriliyorsa burayı nasıl anlayabiliriz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Biri: yaşamak için hakikî ve fıtrî rızıktır ki, taahhüd-ü Rabbânîaltındadır. Hattâ o kadar muntazamdır ki, bedende, yağ ve saire suretinde iddihar olunan fıtrî rızık, hiç olmazsa yirmi günden ziyade bir şey yemeden yaşatır, hayatını idame eder. Demek yirmi otuz günden evvel ve bedende müddehar olan fıtrî rızkı bitmeden, zâhiren açlıktan vefat edenler rızıksızlıktan değil, belki sû-i itiyattan ve terk-i âdetten neş’et eden bir hastalıktan vefat ederler."(1)

Burada ifade edilen fıtrî rızık, meyve sebze mânasında değil, insanın açlığa dayanma gücü ile alâkalıdır. Yani insan çok aşırı yemeyi kendine âdet edinmemiş ise, seksen güne kadar açlığa dayanabiliyor. Ama insan suistimal ederek, bedeni çok yemeye alıştırmış ise, açlığa fazla dayanamıyor ve beş on gün içinde ölüyor. Bu da insanın kötü alışkanlıklarının bir neticesidir.

Nasıl ki elektronik eşyaların fabrika ayarları varsa, insan fıtratının da İlâhî ayarları ve programları vardır. Nasıl elektronik cihazların en ideal ayarları fabrika ayarları ise, insan fıtratının da en ideal ayarları ve programları İlâhî ayarlardır. İnsan kendi su-i ihtiyarıyla bu İlâhî ayarları ve programları bozup değiştirse, fıtrîlik gider, birçok kabiliyeti işlemez bir hâle gelir; ondan sonra da kötü ve yanlış neticelere gider.

Mesela, insan midesinin İlâhî ayarı kırk gün aç kalmaya dayanıklı ve müsaittir. Ama insan çok yeme alışkanlığı ile midesini abur cuburla doldurmakla onun ayarını bozup, sonra da yirmi gün aç kalsa ölmeye mahkûm oluyor Bu ölüme sebep rızkın kesilmesi değil, insanın iradesini kötüye kullanmasıdır. Bu şekilde ölenler açlıktan ve rızıksızlıktan değil, fıtrî ahvali bozmalarından ve çok yeme âdetinin terkinden ölüyorlar. Hakiki mânada açlıktan ve rızıksızlıktan ölen yoktur, hükmü doğru ve sadık bir hükümdür ki, ayetin hükmü de bu meyandadır.

Allah’ın rızık noktasındaki teminatı fıtrî olan ahval içindir. Midesini çok yemeye alıştıranlar bu taahhüdün dışındadırlar.

Nasıl ki, askerlerin rızkı ve tayinatı devletin garantisi altında ise, insanın dünya kışlasındaki rızkı ve tayinatı da Allah’ın teminatı altındadır.

Buradaki "fıtrî" ifadesi insan bedenindeki depolanmış ihtiyat yağlarından kinayedir. Bu yağlar, insan rızık bulamadığı zaman devreye girip insanın yaşamasına imkân sağlıyor.

"Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan Allah'tır." (Zâriyat Suresi, 51/58)

"Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah'a ait olmasın." (Hûd Suresi, 11/6)

"Nice canlı mahlûkat vardır ki, rızkını kendisi taşımıyor. Onu da sizi de Allah rızıklandırıyor. O hakkıyla işiten, kemaliyle bilendir."(Ankebut Suresi, 29/60)

Bu ayetlerden de açıkça anlaşıldığı gibi, bütün canlıları ömürleri boyunca rızıklandıran Allah'tır. Yaşadıkları sürece de rızıklarını verir, yani rızık, Allah'ın taahhüdü altındadır.

Evet, sonsuz rahmet sahibi olan Cenab-ı Hak, yeryüzünü bir sofra yapmış, mütenevvi sayısız nimetlerini sermiş ve bütün canlıları da bu ziyafete davet etmiştir. Bu ziyafetten, gözle görülemeyecek kadar küçük olan mikroplar da, tonlarca ağırlıkta olan balinalar da istifade etmektedirler. Biyoloji ilminin tespit edebildiği kadarıyla, yeryüzünde üç milyondan fazla bitki ve hayvan türü bulunuyor. Her bir türün de sonsuz denecek kadar çok sayıda fertleri var. Her bir türün midesi farklı, hisleri ve zevk aldığı besinleri farklı olduğu gibi, sofrası da farklıdır. Cenab-ı Hak bu kadar canlıyı her gün mükemmel olarak doyurmaktadır.

Bütün canlıların rızkının Allah tarafından verildiğinin en güzel misali, acizlerin çok daha mükemmel beslenmesidir. Mesela, anne karnındaki bir çocuk kuvvetten tamamen mahrumdur, fakat göbek vasıtasıyla en güzel bir şekilde beslenir. Dünyaya gözlerini açınca, birazcık kuvvet kazanır ve o kapı kapanır. Bu defa da ağız yoluyla, memeler musluğundan çıkan saf ve gıdalı bir sütle beslenir. Bebeğin yaşaması için gerekli olan yağlar, proteinler, karbonhidratlar gibi bütün gıdaları ihtiva eden bu sütte sadece demir ve bakır bulunmaz. Bu elementler de bütün canlıların rızkına kefil olan Allah tarafından, yavru daha anne karnında iken onun vücudunda depolanır ve altı ay kadar devam eder.

İnsan vücuduna alınan gıdaların bir kısmı glikojen ve yağ halinde depolanır. Bu depolar açlık durumunda harcanır. Depolardaki gıdalar, insanın oldukça uzun bir süre yaşamasını temin eder.

Sekiz milyon tür canlı olduğu tespit edilmiş. Her türün de birçok cinsleri var. Bunların hepsi, her gün besleniyor ve hayatlarını sürdürüyorlar. Bu noktada akılların idrakten aciz kaldığı harika bir beslenme tablosu teşhir ediliyor.

Canlı türlerinin rızıkları birbirinden farklı. Mide yapıları ve sindirim sistemleri de yine farklılık gösteriyor. Bir canlının yemeye can attığı bir şeye başkası hiç bakmıyor bile. Bu farklı yaratılışla, mükemmel bir rızık tanzimi yapılmış oluyor.

Bir buğday başağında bu tanzim ve taksimi açıkça seyredebiliyoruz. Buğdaylar, toprağın hemen üstünde değil de uzunca bir sapın başında yer almakla, bize şunu haykırıyorlar: Yerden başağa kadar hayvanların rızkı, başak ise insanların rızkı. Harmanda bu taksimat son şeklini alıyor. Odalarda yaşayanlarla, ağıllarda yahut ahırlarda yaşayanların rızıkları ayrı yerlerde depolanıyor ve bir kış boyu iki komşu gibi bu rızıklardan istifade ediyorlar.

Bunun bir benzerini kovanlarda, bir başka şeklini ineklerin memelerinde görebiliyoruz. Arılar kendilerine gerekli olandan çok daha fazla bal üretiyorlar. O fazla kısım insanlar için yaptırılıyor. İnek ve koyunlar da yavrularına lazım olandan çok daha fazla süt veriyorlar, o fazlalık da yine insanlar için onlara yaptırılıyor. Tavukların da yumurtalarının büyük ekseriyetini insanlar tüketiyorlar, az bir kısmı kuluçka yoluyla, yeni tavukların yaratılmalarında istimal ediliyor.

İnsanlar yemeklerinin tamamını tüketmiyorlar, bir kısmını çöpe atıyorlar. Bize göre çöplerin döküldüğü bidonlar, kediler için en lüks lokantalardan daha mühim. Komşuluk yaptığımız hayvanların rızıklanmaları ve bize rızık hazırlamaları gösteriyor ki, bu saydığımız birkaç türün dışındaki bütün hayvanlarda da benzeri bir tanzim var. Hepsinin rızıkları çok farklı sebeplerle, ama hiç ihmal edilmeden mükemmel veriliyor.

O halde, bütün canlılara zarurî olan, yani hayatlarını devam ettirmelerine kâfi gelecek kadar rızık mutlaka veriliyor, Âyet-i kerîmede bu rızkın İlâhî taahhüd altında olduğu haber veriliyor. Ancak, mecazî rızıklarda yani, zaruri olmayan, ihtiyaç fazlası yahut daha lezzetli ve lüks yemeklerde bu taahhüd yoktur, bunlar kişinin sa’y ve çalışmasına bağlıdır. Kaldı ki, fazla ve çok çeşitli yemenin de sıhhate zarar verdiği artık kesinlikle biliniyor. İhtiyaç fazlası tüketip israfa gidenler, bunun bedelini sıhhatlerinin bozulmasıyla ödüyorlar.

Şunu da ifade edelim ki, çok kazanmak rızkı değil, serveti artırır. Rızık, o kazanılanlardan insanın istifade edebildiği kısımdır.

Bu dünyaya imtihan için gönderilen insanoğlu, iman-küfür, tevhid- şirk, helal-haram gibi ana meseleler yanında, rızık konusunda da ayrı bir imtihan geçirmektedir. İnsanlar hırs gösterip de birbirlerinin haklarına tecavüz etmeseler, ayrıca zenginler zekâtlarını tam olarak verseler insanlık âleminde rızık endişesi yaşanmayacaktır.

Allah ister zaruri olsun ister gayr-i zaruri olsun, rızkı sebepler eli ile vermeyi bir âdet olarak tayin etmiştir. İş güç de bu sebeplerden bir tanesidir. Madem zarurî rızık Allah’ın teminatı altındadır, o halde çalışmaya gerek yoktur, demek de sünnetullah kanunlarına zıttır. Yani insanın çalışmaması ve bunun neticesinde aç kalması kendi iradesini kötüye kullanmak demektir.

“İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez.”(Necm Suresi, 53/39)

Bu ayet açık bir şekilde rızkın çalışmaya bağlı olduğunu, aksi takdirde rızkın kesileceğini ifade ediyor.

(1) bk. Şualar, Yedinci Şua.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...