Tahkikî iman sahibi olmayı detaylı olarak anlatır mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Risalelerde geçen birtakım tespitler ışığında meseleyi izah etmeye çalışalım:

"Arş-ı kemâlât olan mârifet-i Sâniin miraçlarının usulü dörttür:

Birincisi: Tasfiye ve işraka müesses olan muhakkikîn-i sofiyenin minhacıdır..."

Tasfiye, nefsin açlık ile terbiye edilmesi demek iken, işrak ise, kalbin aydınlanması demektir. Bu meslekte riyazetle nefsin terbiye edilmesi ile kalbin kuvvet kazanıp nurlanması ve hakikatin idrak edilmesi söz konusudur. Bu mesleğin esası ve özü Kur’an’da vardır. Lakin usûl ve teferruatı Kur’anî değildir. Zira ağır riyazet usulüyle nefsin terbiyesinden hâsıl olan aydınlanma, avam insanların gidebileceği bir yol değildir.

"İkincisi: İmkân ve hudusa mebnî olan mütekellimînin tarikidir. Bu iki asıl, filvaki Kur'ân'dan teşaub etmişlerdir. Lâkin, fikr-i beşer başka surete ifrağ ettiği için, tavîlüzzeyl ve müşkilleşmiştir."

Bu meslekte kalp yerine akıl esas alınmıştır. İslamda ise bu ekolü ilm-i kelam temsil ediyor. İlm-i kelamın en mühim iki aklî delili ise imkân ve hudus delilidir. Bu mesleğin de temeli ve esası Kur’ân’da vardır. Lakin Üstad'ın ifadesi ile beşerin fikri karıştığı için bu meslek ve bu deliller safiyet ve tesirini kaybetmiştir. Umum insanların gidebileceği yol olmaktan çıkmıştır.

"Üçüncüsü: Hükemanın mesleğidir. Üçü de taarruz-u evhamdan masûn değildirler."

Hükema, burada daha çok Aristo felsefesine işaret ediyor. Neticede Aristo felsefesinde de bir takım marifet delilleri vardır. Lakin bu çok müşkildür; herkesin anlayacağı ve huzur bulacağı bir yol değildir. Felsefenin bu metodu, Allah’ı sadece ilk sebep olarak gören eksik ve nursuz bir yoldur.

Bu üç meslek de nâkıs ve eksik mesleklerdir. İnsanlığa marifet noktasından sağlam bir yol gösteremiyor. Hatta delilleri belli zümrelere mahsus kalıyor. Umum insanlık bu üç meslekten tam istifade edemiyor.

"Dördüncüsü: Ki belâgat-i Kur'âniyenin ulüvv-ü rütbesini ilân eden ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mirac-ı Kur'ânîdir. İşte biz dahi bunu ihtiyar ettik."(1)

Kur’ân’ın yolu hem anlaşılır, hem kısa, hem selametli, hem de tam huzur ve marifeti veren bir yoldur.

Kur’ân ve kelam ilminin farkına Üstad Hazretleri şu şekilde işaret ediyor:

"Bazı Sözlerde ulema-i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur’ân’dan alınan minhâc-ı hakikînin farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki: Meselâ, bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir, tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmaya ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de:"

"Ulema-i ilm-i kelâm, esbabı, nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhaliyetiyle kesip, sonra Vâcibü’l-Vücudun vücudunu onunla ispat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur’ân-ı Hakîmin minhâc-ı hakikîsi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Herbir âyeti, birer Asâ-yı Mûsâ gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. وَفِى كُلِّ شىْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ düsturunu her şeye okutturuyor."

"Hem iman yalnız ilim ile değil; imanda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlimle gelen mesâil-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis, ve hâkezâ, letâif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa noksandır. İşte, Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin Râzî’ye bu noktayı ihtar ediyor."(2)

Risale-i Nur, akılları, ruhları ve fikirleri tenvir eder, vicdanları ziyalandırır, kalplere ve gönüllere feyyaz nurlar, âli hisler ve tatlı zevkler bahşeder. İnsan bu eserleri mütalaa ettikçe, kalbinde, fikrinde ve ruhunda marifet nurları açılır.

Bu eserleri okuyan herkes istidat ve kabiliyeti nisbetinde ondan hisse alır, kalbine ve ruhuna nakşeder ve imanını inkişaf ettirir.

“Evet Risale-i Nur on beş senede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikîyi, on beş haftada ve bazılara on beş günde kazandırdığına, yirmi senede yirmi bin zât tecrübeleriyle şehadet ederler.” (Kastamonu Lahikası)

"Tarîk-i Kur'ânî iki nevidir."

"Birincisi: Delil-i inayet ve gayedir ki, menâfi-i eşyayı tâdât eden bütün âyat-ı Kur'âniye bu delili nesc ve şu burhanı tanzim ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kâinatın nizam-ı ekmelinde itkan-ı san'at ve riayet-i mesâlih ve hikemdir. Bu ise, Sâniin kast ve hikmetini ispat ve tesadüf vehmini ortadan nefyediyor. Zira itkan ihtiyarsız olmaz. Evet, nizamın şahitleri olan bütün fünun-u ekvan, mevcudatın silsilelerindeki halkalardan asılmış mesâlih ve semeratı ve inkılâbât-ı ahvâlin katmer ve düğümleri içinde saklanmaz hikem ve fevaidi göstermekle, Sâniin kast ve hikmetine kat'î şehadet ediyorlar."

Eşyanın bütün faydaları ve hikmetleri bu delilin konusudur. Gözün görmesi, kulağın işitmesi dilin tatması, burnun kokuyu alması, gibi eşyadaki sayısız fayda ve hikmetlerin hepsi bu delilin alanına girerler. Bugün sistematik olan bütün fen ilimleri bu delilin bir tefsir ve izahıdır.

Kur’an’ın bu metodu ile kâinata bakan bir insan için her şey birer marifet kapısı ve huzur-u İlahiyi temin eden bir marifet penceresi olur.

"İkinci delil-i Kur'ânî: Delil-i ihtirâdır. Hülâsası:"

"Mahlûkatın her nevine, her ferdine ve o nev'e ve o ferde mürettep olan âsâr-ı mahsusasını müntiç ve istidad-ı kemâline münasip bir vücudun verilmesidir. Hiçbir nevi müteselsil-i ezelî değildir. İmkân bırakmaz. İnkılâb-ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev'in silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnaf inkılâb-ı hakaikin gayrısıdır. Madde dedikleri şey, suret-i mütegayyire, hem harekât-ı mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve suretler, a'râziyetleri cihetiyle envâdaki mübâyenet-i cevheriyeyi teşkil edemez. A'râz cevher olamaz. Demek envâının fasîleleri ve umum a'râzının havâss-ı mümeyyizeleri bizzarure adem-i sırftan muhteradırlar. Silsilede tenâsül, şerait-i âdiye-i itibariyedendir."(3)

İhtira, bir şeyi benzersiz ve modelsiz hiçten ve yoktan var etmek demektir. Materyalist felsefenin iddia ettiği gibi mevcudat tesadüfen meydana gelmiyor. Madde ezelî değildir ve madde üstünde görünen o hârika sanatlar ve nakışlar da tesadüf değildirler. Maddenin ezelî olmadığına dair yüzlerce aklî deliller mevcuttur. Üstad Hazretleri burada birkaçını hülasa olarak zikrediyor.

İşte Risale-i Nurların imana ve tevhide dair bütün delilleri ve ispatları Kur’an’ın bu iki tarz deliline dayanıyor.

Dipnotlar:

(1) bk. Muhakemat, Üçüncü Makale, Birinci Maksat.

(2) bk. Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas.

(3) bk. Mesnevî-i Nuriye, Nokta.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

drerkan
Hakikaten güzel bir izah olmuş. Allah razı olsun.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...