"Mârifet-i Sâni denilen kemâlât arşına uzanan miracların usulü dörttür." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Marifet-i Sâni denilen kemâlât arşına uzanan mi’râcların usûlü dörttür.

"Birincisi: Tasfiye ve işrâka müesses olan muhakkikîn-i sofiyenin minhacıdır.

"İkincisi: İmkân ve hudûsa mebni mütekellimîn tarîkidir."

"Bu iki asıl, çendan Kur’ân’dan teşâub etmişlerdir. Lâkin fikr-i beşer başka sûrete ifrağ ettiği için uzunlaşmış ve müşkilleşmiş. Evhamdan masûn kalmamışlar."

"Üçüncüsü: Şübehât-âlûd hükemâ mesleğidir."

"Dördüncüsü ve en birincisi: Belâgat-ı Kur’âniyenin ulvî mertebesini ilân etmekle beraber, cezâlet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mi’râc-ı Kur’ânîdir."

"Hem o arşa çıkmak için dört vesile vardır: İlham, tâlim, tasfiye, nazar-ı fikrî."(1)

Kemalat arşı, iman ve marifet ile manen terakki edip kemale ermenin en yüksek dereceleri manasında kullanılmıştır. O arşa uzanan, insanı o kemale erdiren mi’raclar asıl olarak dörde ayrılır. Mi’rac; uruc aleti, yükselme aleti demek olup, mi’rac mucizesine ve “Namaz müminin mi’racıdır.”(2) hadis-i şerifine de bir işaret taşımaktadır.

Kemalat arşına dört yol ile çıkıldığı beyan edildikten sonra bunlar şu şekilde sıralanıyor:

“Birincisi: Tasfiye ve işrâka müesses olan muhakkikîn-i sofiyenin minhacıdır.”

Bu yolda ilerlemenin iki temel safhası vardır: Birincisi tasfiye yâni kalbin safileştirilmesi, diğeri ise işrak yâni kalbin parlatılması.

Kalb, takva ile safileşir, salih amel ile parlar. Nur Külliyatında takvanın şu üç mertebesi beyan ediliyor: Şirkten takva, masiyetten takva ve masivadan takva.

Bir mümin için Allah’a şerik koşmak düşünülemeyeceğine göre, “şirkten takvayı” gizli şirkten uzak durma şeklinde yorumlayabiliriz. Kalb, Hâlık’a teveccüh etmek, O’na yakın olmak ve rızasına ermekle kemale erer. Hâlık’tan gaflet ederek halkın teveccühüne talip olmak, Allah rızasını unutup halkı memnun etmeye çalışmak gizli şirk (şirk-i hafi) olduğu gibi, bütün hayrın Allah’ın elinde olduğundan ve her şeyin O’nun iradesiyle ve kudretiyle vücut bulduğundan gaflet ederek sebeplere fazla önem vermek, onlarda tesir gücü vehmetmek de gizli şirktir.

Bir müminin, tevhid inancına gölge düşürebilecek bu gibi hatalardan uzak kalması takvanın birinci basamağı, dolayısıyla da marifet arşına yükselmenin ilk adımıdır.

İkinci adım, masiyetten takvadır. Yâni, Allah’ın yasaklarından hassasiyetle sakınmadır.

Üçüncü adım ise bu mi’rac yolculuğunun en ileri safhası olup, kalbi masivadan uzak tutmak, Allah’tan başka hiçbir şeyi hakiki manada sevmemek, yalnız ondan korkmak, sadece, onun rızasına talip olmak, yakınlığını en büyük gaye bilmek, bunun aksi bir yola girmekten şiddetle sakınmak demektir.

Bu takva, kalbi Allah’tan gayrı her şeyden çekip, sadece Allah’ı sevmek, yalnız O’na güvenmek, ancak Onun rızasını ve yakınlığını talep etmektir. Mahlûkatı Allah namına sevmek bu takvaya mani değildir.

Bu üç safha, kalbin tasfiyesinin üç önemli esasıdır.

Takva ile safileşen kalb, salih amel ve güzel ahlâk ile gittikçe daha fazla parlar, kemalatın daha ileri noktalarına uruc eder.

Sofiyenin meşrebinde kemalat arşına yükselmenin iki temel safhası kalbin safileşmesi ve parlaması olduğuna göre, bunlardan birincisi takva, ikincisi amel-i salih olarak düşünüldüğünde, bu meşrebin esasının Kur’âna dayandığı daha iyi anlaşılır. Zira, İslâmın temeli iman ve amel-i salih olarak özetleniyor. Takva ise bu iki esasa riayette hassas olmak, aksi yollara girmekten şiddetle sakınmak şeklinde özetlenebilir.

“İkincisi: İmkân ve hudûsa mebni mütekellimîn tarîkidir.”

Mütekellimîn, kelam âlimleri demektir. Bu zatların en fazla üzerinde durdukları konu “imkân ve hudus” bahsidir. Bu konu Otuz Üçüncü Söz’ün Otuzuncu Pencere’sinde çok veciz ve mükemmel bir şekilde işlenmiştir. Kısaca arz edelim:

İmkân; bir şeyin olup olmamasının müsavi (eşit) olması şeklinde tarif ediliyor. Bütün mahlûkat mümkin grubuna girerler, olup olmamaları müsavidir. Olduklarına, yâni yaratıldıklarına göre, onların olmalarını olmamalarına tercih eden bir Vacibü’l-Vücûd vardır. Üstat Hazretleri bu Pencere’de imkânı sadece olup olmama şeklinde değil, her varlığın sıfatlarının ve bütün özelliklerinin de çok farklı şekillerde olmasının mümkün olduğu şeklinde ele alıyor ve bu varlıkların en faydalı şekilde, en uygun sıfatlarla donatılmalarının ancak Allah’ın hikmet ve iradesiyle olabileceğini harika bir şekilde izah ediyor.

Hudus; bir şeyin sonradan olması demektir. Ezelî olan ancak Allah’tır. İnsanlar da hayvanlar da onları misafir eden yer küresi de Güneş sistemi de sonradan yaratıldığına göre, bunları yokluktan kurtarıp var eden ezelî bir Hâlık vardır. Meyvenin sonradan olması şehadet eder ki onun ağacı da sonradan olmuştur ve bu özellik meyvesine sirayet etmiştir. Nur Külliyatında beyan edildiği gibi,

“Evet, ağacın mahiyetinde olmayan bir şey, esaslı bir surette meyvesinde bulunmadığı delâletiyle, şecere-i kâinatın hassas meyvesi olan nev-i insandaki ciddî aşk-ı lâhutî gösterir ki, bütün kâinatta -fakat başka şekillerde- hakikî aşk ve muhabbet bulunuyor.”(3)

Kainat meyvesi olan insanın hudusu da gösteriyor ki bu kâinat ağacı da hâdistir, yâni sonradan yaratılmıştır.

“Bu iki asıl, çendan Kur’ân’dan teşâub etmişlerdir. Lâkin fikr-i beşer başka sûrete ifrağ ettiği için uzunlaşmış ve müşkilleşmiş. Evhamdan masûn kalmamışlar.”

Bu iki asıl gerçi esas olarak Kur’âna dayanmaktadır, ondaki hakikatlerin birer şubesi gibidirler. Ancak, zamanla beşerin fikri karıştıkça uzunlaşmış, uygulanması yahut anlaşılması zorlaşmış, herkes için umumî bir cadde olamamıştır.

“Üçüncüsü: Şübehât-âlûd hükemâ mesleğidir.”

Hükemanın yâni felsefecilerin mesleğinde akıl esas alınır. Üstat Hazretleri Hakikat-ı mutlaka, mukayyed enzar ile ihata edilmez.” buyuruyor. Akıl, bu kâinat kitabının anlaşılmasında, eşyanın hikmetlerinin ortaya konulmasında büyük bir yol gösterici olabilir ve olmuştur. Ancak, fizik ötesi hakikatlere akıl tek başına yanaşamaz ve yaptığı yorumlar ve tahminler hatalı olabilir. Bundan dolayı onların mesleği için “şübehât-âlûd” yâni “şüphelerle karışık” ifadesi kullanılmıştır. Zaten felsefecilerin inkârcı kısmı konumuzun dışındadır. Bu derste muhatabımız, felsefecilerin kemalat arşına çıkmak için yol arayan inançlı kesimidir.

Akıl ancak bu âlemin bir yaratıcısı olduğu hakikatine ulaşabilir. O yaratıcının Zatı, sıfatları, insanların O’na nasıl şükür ve ibadet edecekleri, bu dünya hayatından sonra nasıl bir âleme gidileceği, meleklerin varlığı ve mahiyeti gibi konularda akıl tek başına bir hüküm veremez. Vahiyle beslenmediği takdirde tek başına vereceği kararlar ve yapacağı tahminler şüpheden ve hatadan uzak olmaz.

Allah’ın varlığı vaciptir, kadimdir, bâkidir, bir ismi Nur ve bütün esmâsı nuranîdir, zamandan ve mekândan münezzehtir, hiçbir şeye benzemez, şeriki yoktur, naziri yoktur. Bu gibi ulvi hakikatleri anlamakta akıl çoğu zaman aciz kalmış, yaptığı yorumlarda çok hata etmiştir. Özellikle âhiret hakkında yaptığı tahminlerde büyük ölçüde yanılmıştır. Onun için bu meslek tam safi değildir, şüphelerle karışıktır.

“Dördüncüsü ve en birincisi: Belâgat-ı Kur’âniyenin ulvî mertebesini ilân etmekle beraber, cezâlet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mi’râc-ı Kur’ânîdir.”

Kemalat arşına yükselmenin en birinci yolu Kur’ân yoludur. Bu yol en parlak, en istikametli, en kısa, en vazıh ve insanların bütün tabakalarına hitap eden en şümullü yoldur. Bu yol, lekesizdir, safidir, şüphelerden uzaktır.

Felsefeciler, sadece felsefe meraklılarını, mütekellimler sadece kelam ilmiyle uğraşanları muhatap alırken ve mutasavvıflar sadece tasavvuf erbabıyla konuşurken Kur’ân insanların bütün tabakalarına hitap ederek hepsini birlikte irşat etmiştir.

“Hem o arşa çıkmak için dört vesile vardır: İlham, tâlim, tasfiye, nazar-ı fikrî.”

Bu dört vesile ayrı ayrı olarak düşünüldüğünde, “ilham, Kur’ân yoluna bakıyor; talim, kelam âlimlerinin imkân-hudus yoluna bakıyor; tasfiye, tasavvufa; nazar-ı fikri ise felsefecilere bakıyor” denilebilir. Ancak, Kur’ân yolunda bunların tümü birlikte bulunurlar. Bu yol, ilâhî bir ihsan olan vahiy ve ilhama dayanmakla birlikte, bu yola girenler talim yoluna girmiş ve ilim tahsiline başlarlar, farz ve nafile ibadetlerle kalplerini tasfiye ederler ve namazlardan sonra en büyük bir ibadet olan tefekkürü yaparlar. Bu son maddenin felsefecilerin nazar-ı fikrîsinden farkı, birincisinde insanın kendi aklını ölçü alması, eşyaya ve hadiselere o nazarla bakması söz konusu iken bu ikincide tefekkür görevi Kur’ânın ışığında yapılmakla çok daha ileri noktalara varmakta ve ulviyet kazanmaktadır. Bu tefekkür mesleğinin en birinci esası, Allah’ın Zatını tefekkür etmemek, sonsuz sıfatlarının mahiyetini de anlamaya zorlanmamak, tefekkür görevini İlâhî sıfatların ve isimlerin tecelli ettiği mahlûkat âleminde icra etmektir.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Nokta.
(2) bk. Fahreddin Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, I, 226, Sureden Çıkarılan Akli İncelikler bölümü; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, X, 453, Tevbe suresi 74. ayetin tefsiri.
(3) bk. Sözler, Otuz Üçüncü Söz, Yirmi Altıncı Pencere.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

nurcu56

Bu dört yolu takip edenlerin isimlerini yazar mısınız?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

"Mârifet-i Sâni denilen kemalât arşına uzanan miraçların usulü dörttür.

Birincisi: Tasfiye ve işrâka müesses olan muhakkikîn-i sufiyenin minhacıdır."

Birinci yola; Rıfâiyye, Medyeniyye, Kübreviyye, Sühreverdiyye, Ekberiyye, Şazeliyiyye, Mevlevîyye, Bedeviye, Desukiyye, Nakşibendiyye, Halvetiyye, Bayramiyye, Celvetiyye gibi tarikat kollarını örnek olarak verebiliriz.

"İkincisi: İmkân ve hudûsa mebnî mütekellimîn tarikidir. Bu iki asıl, çendan Kur'ân'dan teşâub etmişlerdir. Lâkin fikr-i beşer başka surete ifrağ ettiği için uzunlaşmış ve müşkilleşmiş. Evhamdan masun kalmamışlar."

Medrese ve ilm-i kelam ekolleri bu yola örnektir. Eşarilik, Maturudilik bunlara örnek olarak verilebilir. Eski zamanda, ilm-i kelâmda, büyük alimler ve dindar feylesoflar, marifetullah için esbap silsilesinin devir ve teselsülünün muhaliyetini göstermekle marifetullah ve Vacibü’l-Vücud’un vahdaniyetini ispat etmişler.

"Üçüncüsü: Şübehat-âlûd hükemâ mesleğidir."

Şüpheler bulaşmış ve şüphelere bulanmış olan filozofların mesleğidir. Bu meslek insanları şüphe ve vehimlerden kurtaramamış ve sahil-i selamete çıkaramamıştır. Eflatun, Sokrat, İbn-i Sina, Farabi, gibi İslam ve Yunan filozofları buna örnek olarak verilebilir.

"Dördüncüsü ve en birincisi: Belâgat-ı Kur'âniyenin ulvî mertebesini ilân etmekle beraber, cezâlet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mirac-ı Kur'ânîdir."(1)

Kur’an-ı Hakim’in hakikati ve mu’cizane mesleği, her şeyde marifetullaha bir pencere açar. O ulema ve feylesofların mecmu-u alemde gösterdikleri hüccet-i ehadiyet ve bürhan-ı vahdaniyeti herbir şeyde, hatta herbir zerrede gösterir. Sahabeler, tabiin, müçtehit ve aktaplar ve dahi Risale-i Nur mesleği buna örnek olarak verilebilir.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Nokta

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...