Temsilin "i'câz-ı Kur’ân'ın en parlak bir âyinesi" olması ne demektir? Risale-i Nur'da da, aynı yolun ihtiyar edilmesinin hikmeti nedir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kur’ân-ı Kerim'de, birçok hakikat dersinin temsillerle, darb-ı mesellerle harika bir şekilde verildiğini görüyoruz.

Bunun en açık misali, yeniden dirilmeye akıl erdiremeyen o zamanın müşriklerine ve onların şahsında bütün bir insanlık âlemine yapılan şu hitaptır:

“Şimdi bak Allah'ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O her şeye hakkıyla kadirdir.” (Rum Suresi, 30/50)

Bir âyet-i kerîmede de dünya hayatının geçici ve âhirete nisbetle ehemmiyetsiz olduğu şöyle nazara veriliyor:

“Görmedin mi, Allah gökten su indirdi de onu yeryüzündeki kaynaklara ulaştırdı. Sonra onunla renkleri çeşit çeşit ekinler çıkarıyor. Sonra ekinler kuruyor da onları sapsarı kesilmiş görüyorsun. Sonra da Allah onları kurumuş çer çöp hâline getirir. Şüphesiz ki bunda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.” (Zümer Suresi, 39/21)

Diğer taraftan, peygamber kıssaları da bir cihetiyle "temsil" vazifesi yaparlar. Meselâ, hastalığa karşı sabırlı olmanın ehemmiyeti, Eyüp aleyhisselamın kıssası ile çok güzel bir şekilde ders verilir.

Kur’ân-ı Kerim'in bu asrın fehmine bir dersi olan Risale-i Nur Külliyatı'nda da temsilin önemli bir yeri vardır. Çok uzak, ince ve derin hakikatler temsil yoluyla akıllara yaklaştırılmış, red ve inkâr yolu kapatılmıştır. Bunu Üstad Hazretlerinin kendi ifadelerinden okuyalım:

“… Felillahilhamd sırr-ı temsil dûrbîniyle, en uzak hakikatlar gâyet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil cihet-ül vahdetiyle, en dağınık mes'eleler toplattırıldı. Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaike kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr-ı temsil penceresiyle; hakaik-i gaybiyeye, esasat-ı İslâmiyeye şuhuda yakın bir yakîn-i imaniye hasıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayal, hattâ nefs ve heva teslime mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslim-i silâha mecbur oldu.” (Mektubat, Yirmi Sekizini Mektup)

Risale-i Nur’da, Kur’ân-ı Kerim'in kırk nevi i’cazı bulunduğunu, bunların içinde en ehemmiyetlisinin de onun belağatı olduğu kaydedilir. Belağatın en mühim mu’cize olmasını şöyle anlayabiliriz:

Kur’ân'ın, bu kırk nevi i’cazından birisi gaybdan haber vermesi, geçmiş peygamberlerin kıssalarını, kabir hayatını, mahşeri, cennet ve cehennemi anlatmasıdır. Bunlar bir ümmî Zât’ın işi olamaz. Ancak, müşrikler buna karşı çıkıp inanmadıklarında yapılacak bir şey yoktur.

Yine Kur’ân'ın çok mühim bir mu’cizesi Allah’ı Zâtıyla, sıfatlarıyla, isimleriyle hak ve hakikat olarak bildirmesidir. Bu da bir mu’cizedir, bunlar da Allah Resulünün (asm.) şahsî malumatıyla verilecek haberler değildirler. Ancak müşrikler bu haberleri de yalanlayabilmişlerdir. Ama belağat mu’cizesi karşısında âciz kalmışlardır. Zira, bu mu’cizeye inanmak yahut inanmamak gibi bir tercihleri söz konusu değildir. Ya Allah kelamının bir mislini getirecekler yahut mağlubiyeti kabul edeceklerdir.

Bu asırda belağatla alâkalı tartışmalar geride kalmış, küfür ve dalalet ehlinin hücumları doğrudan Kur’ân'ın hakikatlerinde yoğunlaşmıştır. İşte iman ve Kur’ân hakikatlerine yapılan bu hücumlara karşı “Kur’ân'ın bir mucize-i maneviyesi” olan Risale-i Nur karşı çıkmış, hakikatleri o kadar mükemmel izah ve ispat etmiştir ki, bütün batıl fikirleri ve muhalif felsefî cereyanları mağlup etmiştir. Hem aklı ikna, hem de kalbi tatmin eden bu kuvvetli derslerde, temsillerin de ayrı ve çok ehemmiyetli bir yeri vardır. Bu hususta Üstadımızın bizzat kendi ifadelerini yukarıda nakletmiştik.

On Altıncı Mektub'un Zeyli’nde

“… Kur'ân-ı Hakîmin kuvvetiyle, sizin dinsizleriniz dahil olduğu halde bütün Avrupa'ya meydan okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr-ı imaniye ile, onların fünun-u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kalelerini zir ü zeber etmişim.”

buyurur. İşte, Üstadın tabiatperestlere karşı kaleme aldığı Tabiat Risalesi Kur’ân'ın bir mu’cize-i maneviyesidir. Yani, onda nazara verilen hakikatler, getirilen deliller, verilen temsiller tabiatperestleri acze düşürmüş, onları mağlup etmiştir.

Bütün risalelerinde bilhassa Âyetü’l-Kübra Risalesi'nde Cenâb-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine dair yaptığı izahlar ve ispatlar münkir ve müşrikleri fikren mağlup etmiş, acze düşürmüştür. Diğer risaleler de kendi sahalarında aynı hususiyeti ve üstünlüğü sergilemektedirler. Her biri bir sahada İslâm ve iman düşmanlarının fikirlerini çürütmüş, oyunlarını bozmuş, tahribatlarına mâni olmuştur.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...