Üstadımızın, ekseriyetle nefsini muhatap kabul edip ağır ithamlar yapması tevazu mudur? “Hatimede bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inâyet bahsedilecektir.” buyuruyor. Burada nasıl bir inâyet söz konusudur ve nasıl bir ibret dersi verilmiştir?

Soru Detayı

a. Üstadımız ekseriyetle nefsini muhatap kabul etmekte ve nefsine ağır ithamlar yapmaktadır. Acaba bu bir tevazu numunesi mi dir? Bu hususta çok farklı teviller yapılmaktadır. Kanaatinizi öğrenmek istiyoruz.

b. Üstadımızın, On Dördüncü Söz’ün başında “Hatimede bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inâyet bahsedilecektir.” buyuruyor. Burada nasıl bir inâyet söz konusudur ve nasıl bir ibret dersi verilmiştir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

a. Evvela, bu tarz ifadeler doğrudan konuşmadan daha tesirli olan “dolaylı anlatmanın” bir gereğidir. İnsan, karşısındaki şahsa doğrudan hitap ettiğinde muhatabının nefsi hemen kendini müdafaaya geçer, nasihat dinlemek ona ağır gelebilir. Bunun yerine kendi nefsine hitap ederek yahut bir sohbetten nakiller yaparak veya okuduğu bir kitaptan pasajlar aktararak konuştuğunda, karşıdaki şahısla daha rahat bir ortamda sohbet edebilir. Hazreti Mevlâna’nın hayvanları konuşturarak insanlara mesajlar vermeye çalışması bunun güzel bir misâlidir.

Meselenin ikinci yönü: Üstad Hazretleri, nefsini muhatap alarak konuşmakla, bizlere ehemmiyetli bir ders vermektedir. Biz de bu derse ittiba ederek, Nur derslerini evvela kendi nefsimize okumalıyız. O zaman bu ulvî hakikatlerden hem daha çok istifade ederiz, hem de başkalarına daha faydalı oluruz. Bu konuda, Erzurum’un Karayazı ilçesinin yetiştirdiği büyük bir insandan, kendisi için rahmet duasına vesile olması niyetiyle bir nakil yapmak isterim. Talebelik yıllarımızda, sözünü ettiğim Abdullah hocamızla Erzurum’daki Karanlık Kümbet medresesinde sıkça karşılaşırdık. Kendisi bir süre tarikat dersi de vermiş büyük bir âlimdi. Bir defasında tam bir safiyet ve samimiyetle bize şöyle dedi:

“Ben, yıllarca kürsülerde vaaz verdim. Çoklara çok şey anlattım. Ama bu Abdullah’a bir şey anlatamadım. Ne zaman ki Risale-i Nur ile tanıştım o zaman, ‘Risale-i Nuru aldım elime, Abdullah’ı koydum karşıma…’

Ben de, “Risaleleri nasıl okuyalım?” diye soran kardeşlerimize bu hatıramı naklediyorum.

Üzerinde durduğumuz bu iki madde, konunun bize taalluk eden cihetidir. Meseleye Üstad açısında baktığımızda şu ifadelerle karşılaşırız:

“İşte, bu biçare kardeşinizde üç şahsiyet var. Birbirinden çok uzak, hem de pek çok uzaktırlar.

Birincisi: Kur'ân-ı Hakîmin hazine-i âlisinin dellâlı cihetindeki muvakkat, sırf Kur'ân'a ait bir şahsiyetim var. O dellâllığın iktiza ettiği pek yüksek ahlâk var ki, o ahlâk benim değil; ben sahip değilim. Belki o makamın ve o vazifenin iktiza ettiği seciyelerdir. Bende bu neviden ne görseniz benim değil; onunla bana bakmayınız, o makamındır.

İkinci şahsiyet: Ubudiyet vaktinde, dergâh-ı İlâhiyeye müteveccih olduğum vakit, Cenâb-ı Hakkın ihsanıyla bir şahsiyet veriliyor ki, o şahsiyet bazı âsârı gösteriyor. O âsâr, mânâ-yı ubudiyetin esası olan "kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile dergâh-ı İlâhiyeye iltica etmek" noktalarından geliyor ki, o şahsiyetle, kendimi herkesten ziyade bedbaht, âciz, fakir ve kusurlu görüyorum. Bütün dünya beni medh ü senâ etse beni inandıramaz ki ben iyiyim ve sahib-i kemâlim.

Üçüncüsü: Hakikî şahsiyetim, yani Eski Said'in bozması bir şahsiyetim var ki, o da Eski Said'den irsiyet kalma bazı damarlardır. Bazen riyâya, hubb-u câha bir arzu bulunuyor. Hem, asil bir hanedandan olmadığımdan, hısset derecesinde bir iktisat ile, düşkün ve pest ahlâklar görünüyor.” (Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, İkinci Mebhas)

Üstad'ın üçüncü şahsiyeti için söyledikleri tamamen tevazudur. İkinci şahsiyeti olan ubudiyet noktasında kendini herkesten ziyade âciz, fakir bilmesi hakikatin ifadesidir. Nitekim "Dert benimdir deva Kur’ân'ındır” demesi, ikinci şahsiyetteki bu ruh haletinin, bu kalbî tazarru ve niyazın birinci şahsiyeti netice verdiğini gösteriyor.

Üstadımız Mesnevî-i Nuriye’de de şöyle buyurur:

“Evet, üstad ve mürşid, masdar ve menba telâkki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve mâkes olduklarını bilmek lâzımdır.” (Mesnevi-i Nuriye, Zühre)

Üstad Hazretleri, bu hakikati bizzat yaşamış, kendisini Kur’ân hakikatlerine bir ayna olarak görmüş, bütün şerefin Kur’ân'a ait olduğuna defalarca dikkat çekmiş, bu asrın manevî hastalıklarına deva olan Nur derslerini Kur’ân güneşinin lem’aları, reşhaları, şuaları kabul etmiştir. Bu bakış açısının tevazudan ehemmiyetli bir farkı vardır. Bu sözler, tevazudan ziyade, bütün hayrın Allah’ın elinde olduğunu bilmenin, bir meyvenin yaratılmasına ağacın sadece bir sebep olması gibi, kendisinin de bu hakikatlerin muhtaç gönüllere ulaşmasında sadece bir sebep olduğuna inanmanın samimî ifadeleridir.

Hatimenin başında yer alan,

“Dünya hayatı aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân, 3/185)

mealindeki âyetin hakikatini hayatına tam mânâsıyla tatbik eden Üstad, dünyaya hiç aldanmamış, ehl-i dünyanın rağbet ettiği fani makam ve servetlere hiç iltifat etmemiş, sadece ve sadece insanların imanlarının kurtuluşu için bütün ömrü boyunca çileli ve değerli bir mücadele vermiştir.

b. “Hatimede bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inâyet bahsedilecektir.” cümlesinde sözü edilen, “ders-i ibret”, bu aldatıcı dünya hayatına nasıl bakmamız ve ondan âhiret namına nasıl istifade etmemiz gerektiği şeklinde düşünülebilir.

“Sırr-ı inâyeti” ise, Üstad'ın kendi ifadelerinden okuyalım:

“Şu sırr-ı inâyet eskiden mahremce yazılmış, On Dördüncü Söz'ün âhirine ilhak edilmişti. Her nasılsa ekser müstensihler unutup yazmamışlardı. Demek münasib ve lâyık mevkii burası imiş ki, gizli kalmış."

(…)

"Fakat şu zamanda dalalet-i fenniye, elini esasata ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devayı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl, Kur’ân-ı Kerîm'in en parlak mazhar-ı i'cazından olan temsilâtından bir şu'lesini; acz u za'fıma, fakr u ihtiyacıma merhameten hizmet-i Kur’âna ait yazılarıma ihsan etti. Felillahilhamd sırr-ı temsil dûrbîniyle, en uzak hakikatlar gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil cihet-ül vahdetiyle, en dağınık mes'eleler toplattırıldı. Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaike kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr-ı temsil penceresiyle; hakaik-i gaybiyeye, esasat-ı İslâmiyeye şuhuda yakın bir yakîn-i imaniye hâsıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayal, hattâ nefs ve heva teslime mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslim-i silâha mecbur oldu.” (Mektubât, Yirmi Sekizinci Mektup)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...